Uyandığımda Güneş çoktan doğmuştu.Her sabah Güneşi öperek uyandıran ben, o sabah Güneşin beni öperek uyandırmasına müsade etmiştim.Güneş ise bu durumdan öyle hoşnuttu ki; tebessümünün pırıltıları gözlerimi kamaştırıyordu.Öyle güzel gülümsüyordu ki, onun bu mutlu haline kıyamadığımdan 'öyle olsun bakalım, bu seferlik sen kazandın' der gibi yüzüne gülümseyerek baktım ve yataktan kalktım.Saate baktım.Saat 8'di.Günlerdir hatta aylardır bugün gerçekleştireceğim şeyin hayalini kuruyordum.Bugünün zihnimde kaç kez provasını yaptığımı hatırlamıyorum bile.O kadar çok yaşamıştım ki bugünü zihnimde; bugün yaşanabilecek sürprizler bile hayalettiklerimin yanında olasılıksız kalırdı.İnsanlar gün içerisinde yaşadıklarına paralel olarak ben bu anı daha önce yaşamıştım der ya hani; işte benim bunu söyleme lüksüm yoktu.Yoktu çünkü ben bu anı daha önce hayalimde yaşadığımı biliyordum.Bazen anılar gelecekte yaşayacaklarımızın provası olsaydı keşke diye düşünürüm. Böylece anılara özlem duymak yerine; onları, tekrar yaşayacağımıza olan inancımızın heyecanını hep içimizde yaşardık. Tüm bu düşünce silsilesinden müsade isteyip zihnimde provasını yaptığım günün gerçek çekimlerini gerçekleştirmek için hazırlanmaya başladım.İlk önce yüzümü yıkadım.Her sabah rutin olarak yaptığım bu faaliyeti bu kez yaşayacaklarımın hayal olmadığını kendime ispatlamak için yaptım.Üstümü giyindim.Gözbebeklerime ve kirpiklerime çocuksu bakışımı, yanağımada masum tebessümümü sürüp kahvaltımı yapmak üzere mutafağa dedemin ve babaannemin yanına gittim.Birkaç gündür ruhumun başkenti Ankarada misafirdim.Güneşin ruhuma fısıldadığı gibi bende onlara sıcacık bir günaydın deyip masaya oturdum.Onlarla birlikte kahvaltıda yudumladığım bir bardak sıcacık çayın bana hissettirdiklerini uzun zamandır hissetmemiş olduğumu farkettim.Hoş bir sohbet eşliğinde içilen ve üzerinde Güneşin nefesinin dalgalandığı bu bir bardak çay bana, uzun zamandır nadasa bıraktığım bazı duyguların ruhuma yeniden ekilme vaktinin geldiğini hatırlattı.Böyle birgünde vakit kaybetmek istemiyordum.Babaannemin ' bir bardak daha çay iç' teklifine ve bu bir bardak mutluluğun bana yaşatacağı duygulara, 'kafi' diyerek bu ana nokta yerine virgül koyup günün geri kalan satırlarını yaşamaya devam etmeye karar verdim.Günü ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinemi alıp evden çıktım.Pencereden bana el sallayan babaannemin ve dedemin gözbebeklerine masum bir tebessüm kondurup küçük bir kız çocuğu edasıyla usulca yürümeye başladım.Evet, sonunda hayalini kurduğum anı yaşamak için somut adımlar atıyordum.Emekleme sonrası ilk adım gibi, bende çocukluğuma giden yolda nihayet küçük kız çocuğu kimliğime bürünüp ilk adımımı atmıştım.Bugünü özel, anlamlı kılan emekleme sonrası ilk adım olarak nitelendirdiğim; geçmişe, çocukluğuma düzenleyeceğim; insanlık için küçük benim için büyük bir adım olan; 'anı gezisiydi'.Ankarada; doğduğum, büyüdüğüm sokaklarda çocukluğumun elinden tutup, küçük bir gezintiye çıktım.Doğduğum evi bularak, çocukken oyun oynadığım parkın salıncaklarına 'ben geldim' diyecektim.Kararlıydım.Uzun zamandır bunun hayalini kuruyordum.Akrep ve Yelkovanı geçmişe ayarlı bir hayatın geleceğe dair evler, arabalar hayaletmesini beklememek lazım.Ben böyleydim.Biliyordum;benim hiçbir zaman çok paraya ihtiyacım olmayacaktı.Çünkü ben hayallerimi satın alamıyordum.Ve belki de bu yüzden bugün çocukluğumu hayat izlerinden bulmaya kararlıydım.Kafamda bir kroki vardı.En son 4 yaşında görmüş olsamda, zihnimde izi kalmıştı; sokaklarının, siluetinin..Sokaklarının adını nerede duysam, içimde birşeyler cız eder, içimde uyuyan çocuğun uyanmaması için ona ' sen yanlış duymuşsundur' deyip; onun tekrar uykuya dalması için yalanlar söylerdim.Ve bugün içimdeki çocuğu uyandırmanın, 'uyan bak ait olduğun yere geldik' demenin vakti gelmişti.İçimdeki kayıp çocukluğumu artık ait olduğu yere getirmenin vakti gelmişti.Tüm bu duygular ışığında, ben sora sora çocukluğumu bulmuştum.Ve sonunda evimizin bulunduğu sokağı; giderken ardımda bıraktığım özlem kırıntılarını takip ederek bulmuştum.İçimden bir ses doğru yerdesin diyordu.Tanımıştım.Sokağımızı, oynadığım parkı.Aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen sokaklar, çocukluğundan hiçbirşey kaybetmemişti.Hiç yaşlanmamıştı sanki kaldırımlar,taşlar,ağaçlar..Hayallerim beni yanıltmamıştı.Zihnimdeki kroki ve gerçek birbiriyle örtüşüyordu.Sıra evimizi bulmaya gelmişti.Evimizin karşısında bir bakkal vardı.Öncelikle o sokakta bir bakkal bulmalıydım.Bakkalı buldum.Ancak 20 yılın bir insan ömrü olduğunu unutup bakkalın birçok kez el değiştirmiş olabileceğini hesaba katmamıştım.Bakkala ev sahibimizin adını sordum fakat cevap alamadım.Bakkaldan çıkıp yine yüreğimin götürdüğü yere gitmeye karar verdim.Başladım o hizadaki evleri tek tek gezmeye.Evimiz 5 katlıydı.Pencereleri küçük ve yuvarlaktı.Ve pencerelerinin kenarına kiremitle şekil verilmişti.Apartmanda kiremit rengiydi.Tüm bunları zihnimde tekrarlarken zihnimdeki fotoğrafın tam karşısında durduğumu farkettim.Sonunda evimizi bulmuştum.Sanki bir ses ‘pişşt buradayım’ diyordu.Kafamı kaldırdım ve en üst kata, oturduğumuz daireye baktım.Sonunda bulmuştum.Çocukluğumu odalarına kilitleyip gittiğim,hayata ilk adımı attığım evi bulmuştum.Evimizin karşısındaki kaldırıma oturdum.Odalarını, merdivenlerini avucumun içi gibi bildiğim evimize gitmek için can atan içimdeki çocuksu ruhu azadettim. Apartmanın kapısından girdim.Koşarak merdivenlerden çıktım.Evimizin kapısı aralıktı.İçeri usulca girdim. Koridorda biraz bekledim.Önce soldaki ilk odaya girdim.Odada kocaman bir haıı ve bir sürü oyuncak vardı Yerde birkaç minder ve odada bir televizyon vardı.Ben bu odada hep oyun oynardım.Sonra odadan çıkıp yanındaki mutfağa girdim.Mutfaktaki balkona çıktım.Balkonda, babamın bana imkansızlıklar içerisinde sırf ben çok istiyorum diye aldığı at oracıkta beni bekliyordu.Öyle özlemiştim ki onu.Üzerinde biraz sallandım.Bir süre sonra; 'yine gelirim' deyip indim ve mutfağın diğer yanındaki salona girdim.Salonda kocaman bir halı, 2 koltuk ve bir televizyon vardı.Salondan soldaki ikinci odaya girdim.Odada sadece halı vardı.Oda boştu.Sonra yanındaki odaya; yatak odasına girdim.Bir dolap bir ayna ve birde yatak vardı.Benim yatağım yoktu.Ve belki de hayatta sahip olduğum en anlamlı yokluk buydu.Annem ve babamın yanında uyurdum.Yatağın ortasına uzandım.Ve uykuya daldım. Artık huzurluydum.İçimde, aidiyetini kaybetmiş olan çocukluğumu ; ait olduğu yere teslim etmenin huzuru vardı.O, ait olduğu yerde huzurla uyurken bende artık huzur içinde uyuyabilirdim... Tüm bunları düşünürken; evin önünde biraz bekledim.Neyi beklediğimi bilmeden..Belki pencereden bakıp beni görürsünde, aşağı inip bana kapıyı açarsın diye; bekledim.Bekledim...Gelmedin.
Kategorize edilmiş tüm insanlar suçlu mudur? Peki ya tek bir başlık altında toplanamayıp her kategoriden biraz bünyesinde barındırdığı için, sıradışı kalanlar; Dünyanın düzenini bozmaya meyilli midir? Dur bir dakkika; ötekileştirmeden önce bir kez daha düşün.Hem herkes aynı yere baktığında aynı şeyi görseydi, ne önemi kalırdı sen ve ben olmanın..Farklılıklarımız bizi zengin kılıyor.Hayat, derin kolda sıralanma düzenine ayak uyduramayanların omuzlarında taşıdığı , nereye çekersen oraya giden bir başına buyrukluk hüviyetindeki karmaşık bir kargaşadır.Dünya kalabalık..Olsun, sen yinede tek bir ağızdan konuşmak zorunda değilsin.Gürültüden ne söylediğin anlaşılmasada , sen kendini sakın tekerlemelere ve sloganlara uymak zorunda hissetme.Aklından geçeni söyleki robotlaşma sürecine giren Dünyanın vitrinindeki cansız mankenlerin yerini insanlar alsın.Düşünceler özgürlüğün bayrağıdır.Sen sakın düşüncelerini susturma.Onlarda susarsa; düşünenlerin nesli tükenir.Son düşünen insan ise mumyalanıp müzeye kaldırılır.Aklına eseni insanlığa yakışır bir üslupla söylediğin gün ; mevsim normallerinde bir hayatın olacak..Düşüncelerin bile tüketilmeye başlandığı bir süreçte, insanlar artık farklı düşündüğüm için ötekileştirilir miyim diye korkmaya başladı. Çatışık kuşaklar mı düştü payımıza? Anlaşılamayışımız, anlaşamayışımız bu sebepten midir?Geriden gelen nesil ve yeni nesil arasındaki köprüyü ancak hoşgör'üden inşa edebiliriz.Sana katılıyorum demenin verdiği huzuru bende şöyle düşünmüştüm hürriyetine dönüştürebildiğimiz sürece, kendi hayatımızda başrol olacağız. Bence ile başlayan cümleler hayatın kitabında çoğaldıkça, insanlık çoğalacak, güçlenececek, yenilecek,renklenecek. Elbette hata yapma lüksümüz var.Aslında herkesin sıkça tekrar ettiği gibi; hata yapmaktan korkma.Mükemmel olmak zorunda değilsin ki. Bu yüzden mükemmelliyetçilik portresi ardına sığınıp sahte gülücükler dağıtmaktansa, yapmak istediğin herşeyi yap, yap ki bir ömür, çatısı 'keşke'lerden inşa edilmiş bir hayatın içinde barınmak zorunda kalma.Başarısız olsanda yap.Korkma.Vitrindeki cansız mankeni istediğin sürece yalnız kalacaksın.Mükemmellik diye bir kavram insanı sadece yorar.Hayat öyle bir düzenektir ki insanların hatalarını absorbe ederek, herşeye rağmen tiradını sarfedenlere hep bir şans daha verir..Çünkü bu uğurda attığın her adımda, hatalarda senin, doğrularda.Hayatta gerçekten sana ait birşeylerin olmasını istiyorsan; oturduğun seyir'ci koltuğundan kalk ve kendini sahneye at.Unutma ki; sahnede gördüğün herkes bir zamanlar seyirci koltuğundaydı.Biliyorum, seninde içinde fitili ateşlenmemiş yanmayı bekleyen bir mum var.Ve bu mumu yakmak için hayat sahnesindeki insanların ışığından faydalan.Onların ışığından feyz al.Farklı düşünmekten, onaylanmamaktan korkma.Ortaçağın karanlığına gölge düşürüp hayallerinle, Rönesansın yanağına 'Günaydın' öpücüğü konduracağın için korkma..

Sessiz Feryat

Pazartesi, 17 Aralık 2012 10:40
“ Sesini sesim yapmışım, nefesini nefesim. Sen olmuşsun benim iki gözüm, gülen yüzüm, kalbimdeki mührüm. Yüzünün silüetini zihnime kazıdığım, kızmadığım, kırmadığım, kıyamadığım aslanım, “Hoşçakal”. Yıllar, yollar, yaşlar kollarının arasında aktı gitti, akarken de yanına anıları, yaşananları kattı gitti. Yanında geçen anı yok saymamak için, gözümü geçen zamanın ardına dahi salmadım. Varlıkta da, yoklukta da, varlığını varlığım saymışım da, yokluğunu hiç var saymamışım başı karlı dağım. Ardından el sallamak zorların en zorlusuymuş. “Hoşçakal yiğidim hoşçakal”. İçimde garip bir his var. Daha önce hiç hissetmediğim, bilmediğim bir his. Birlikte gidilen yerlerden birlikte dönmeyi bilmişiz biz bugüne kadar. Ya bugün? Ya bügün ne oldu da, sen bilmediğim yerlere giderken, ben bildiğim yerlerde, sensiz, senin hatıranla kaldım. Senden geriye kalanlar senin boşluğunu doldurur mu sandın. Yüreğini yüreğime yüklemişsin sen. Yüreğim seninle doluyken boşluk nedir bilmez de, ellerime, gözlerime sensizliği nasıl öğretir, geride bir başına kalan bu dermansız ben. Çökmüş omuzlarımı omuzlarına yüklesem, ellerimi ellerine versem yüküm ağır gelir mi? Sensizken başım taş olup bedenime ağır geliyormuş gözümün nuru. “Hoşçakal her günümün umudu”. Dönülmez yollarda ne zaman duracağını bilmeyen bir dönme dolabım ben ardından. Ne senden öncesini bilirim, ne de senden sonrasını. Yokluğunda bir tek yastığın yastığıma yoldaş. O bile yokluğunun hesabını bana sorar gecenin karasında, yüreğimin ayazında. Ben söylesem, sesimi duyuramam, kilitlidir artık benim hem sözüm, hem ağzım. Var sen söyle kara yağızım. Yanı başımda sakladığım yastığında başını ararken, başın yerine kokunla avunsun elim, kolum, sağım, solum. “Hoşçakal soyumun atası, hoşçakal” Ellidört sene, kırmadın, kırılmadım. Sana vardığımda gözlerin vurgun vurdu, sevgin sevda kurşunu oldu. Çoluk, çocuk... Yıllarca onları mutlu etmek için çabaladık beraber, şimdi onlar beni mutlu etmek için çırpınıyorlar. Saatlerce seni konuşuyor, seni anlatıyorlar. Ah çocuklar, ahh torunlar bir durun, bir susun, benim kulağım duymaz, gözüm görmez, bir ciğerim yanar benim diyemiyorum. Sen söyle, senin olmadığın yerde benim avuntum olur mu, sözü gümüş, sükutu altınım. “Hoşçakal aslanım hoşçakal” Gözlerime bakıp “Bunca sene aşk nasıl böyle beslenerek yaşar” diye sordu küçük torun. “Ben sorduğunuzu bilmem, benim bildiğimi, benim yaşadığımı tarif edecek kelime yok, sizin bildiğiniz aşk az gelir” dedim. “Anlatsana yaşadıklarını anneannem, sevda dediğin şey nasıl yaşanır öğrensin herkes, sen anlat ben yazayım, sevdanı okuyan aşktan yana yeniden umutlansın” dedi büyük torun. “Ben anlatamam, sen de yazamazsın, bildiğin kelimeler yetmez” dedim gözümden yaşlar akarak. Acımdan acılarını yaşayamadılar ardından özleminle yananlar. “Hoşçakal gök yüzlüm hoşçakal” Beni sorma, beni düşünme. Gün sayıp nefes alıyorum işte. Tesellisi yok, çaresi yok bu yaşımda sensizliğin. Yıllar yılı bir dediğimi iki etmedin de, ‘Beni ardına koyma’ isteğimi mi çok gördün bana diye bazen sitem ederim sana. Duyma sen bu sitemimi, sana sitem etmeye hakkım yok en iyi ben bilirim. Gözüm sana benzeyen oğlumuzda, kulağım radyoda çalacak o şarkıda. Sen gurbetteyken dinlediğim, gelince de bir daha duymak istemediğim o sözlerde, benim sana olan hasretim saklı. O şarkı çaldığında, “Elbet bir gün buluşacağız derya denizim elbet bir gün, bu böyle yarım kalmayacak” diye mırıldanırsam bu sefer senin değil benim bir an önce yanına geleceğimi biliyorum. ” - - - - - - O şarkıyı dinlemeni istemezdim pamuğum, dinleyince hep ansızın gitmenden korkardım. Sözlerin buram buram hasret kokardı. Ne sen anlatabildin, ne ben yazabildim, yazmaya çalıştığım sadece senin eşsiz sevdanın hissedebildiğim kısmıydı. Yedi yıl önce soğuk bir yılbaşı gecesinde senin şarkını defalarca çaldık, hep bir ağızdan özlemle söyledik. O yeni yılın sabahında, kuşlar karlı dallarda uyanırken, sen sıcacık yatağında uyanamadın. Hasret çekmek kolay değildi, sende gördüm sende bildim. Pamuğum, hasretinin bittiğine mi sevineyim, yokluğuna mı yanayım, ben hala bilemedim. İşte, bu hayatta herşey senin dediğin gibi oluyor, hissedilenleri yazmaya da benim bildiğim kelimeler yetmiyor.
Bugün bir kalem istiyorum, kalemimle de bir bir çizik atmak istiyorum. Üzerine kalemimle çizik attıklarımı bir daha hiç ama hiç görmemek, duymamak, hatırlamamak istiyorum. Kalemimin çizdiğini hiç bir silgi silmesin istiyorum. İstiyorum hepsini, isterken de isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü demek istiyorum. Kalemimle neleri mi çizmek istiyorum, önce duyan duymayana, gören görmeyene söylemesin, çizeceklerim aramızda kalsın istiyorum. Birileri birilerine söylerken, çizeceklerim isteklerimi duymasınlar, duyup da saklanmasınlar istiyorum. Mesafeleri çizmek istiyorum, bütün sevdiklerimle, bütün özlediklerimle aramda mesafe olmasın istiyorum. Kek fırından çıktı, çay demini aldı dediğimde, dostlarımdan Düsseldof’da yaşayını da, Newyork’da yaşayanı da, İzmir’de yaşayanı da masanın etrafında olsun istiyorum, hem de hemen oracıkta, hepsi aynı anda olsun istiyorum. Kötülükleri çizmek istiyorum, kötü yürekler hiç durmadan iyilik üretsin istiyorum. İyiliğin tadına varsınlar da, kötülükleri bir taraflarında patlasın istiyorum. Bütün kötüler iyi olsun istiyorum. Vazgeçmeleri çizmek istiyorum. Yaşamdan vazgeçmek, umuttan vazgeçmek, mutluluktan vazgeçmek, sevdiğinden vazgeçmek, bütün bunları şöyle kuvvetlice çizeyim istiyorum. Çizeyim ki hiçbir silginin silmeye gücü yetmesin istiyorum. Hırsları çizmek istiyorum. Hırsının kurbanı olmuşları iki kere çizmek istiyorum. Hırsının kurbanı olmuşların, hırslarına mutluluklarını kurban edişlerini de üç kere çizmek istiyorum. İstemek benim hakkım değil mi, hakkım olanı istiyorum, hem çizmek hem de çizdiğimi ölünceye dek silmemek istiyorum. İki yüzlülükleri hatta üç, beş, on yüzlülükleri de çizmek istiyorum. Çizeyim ki önleri, arkaları, düzleri, tersleri bir olsun, tek dursun istiyorum. Çizdiklerim diğer yüzlerini rüyalarında gördüklerinde bile tanımasınlar istiyorum. Kinleri, küslükleri birlikte çizmek istiyorum. Biri diğerini beslemesin diye gidip gelip üzerlerini iki kere çizmek istiyorum. Çizeyim ki, küslükler kafaları dağdan taşa, taştan dağa vurdurtmasın istiyorum. Küsün küstürdüğü gönüller küs göçüp gitmesin istiyorum. Korkaklığı çizmek istiyorum, hayatlar yaşamaktan korkmasın, gönüllerin seviyorum dediğini, ağızlar söylerken korku nedir bilmesin istiyorum. Duygular saklanmasın, korkular istekleri, düşleri bastırmasın istiyorum. Hem de avaz avaz bağırarak istiyorum, hiç çekinmeden, hiç utanmadan istiyorum, isterken de istediklerimi istetmeyenleri seri halde çizmek istiyorum. Gönlümdeki ciddiliği çizmek istiyorum, bütün bu istediklerimin sadece hayalden ibaret olduğunu, hatta benim bir hayalperest doğduğumu, çiziklerimin sadece hayallerimde kalacağını ama gerçek hayatta hep var olacağını söyleyen gönlümün ciddi sesini şöyle bastıra bastıra bir güzel çizmek istiyorum. Üzerini çizeceklerim bari hayallerimde çizilmenin gücünü de, tadını da tatsınlar, düşlerimde bir bir yok olsunlar istiyorum. İşte tam da bu nedenle bıkmadan usanmadan istiyorum, isteyenin sesi de bir gün, bir yerlerde duyulsun istiyorum.

İnsanlık Nereye Gidiyor

Perşembe, 27 Eylül 2012 11:40
İnsanlık almış başını gidiyor. Nereye mi? İnanın ben de bilmiyorum… Tek hedef var; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılmak daha sarılmak, daha sarılmak, sımsıkı sarılmak… Çok sevdiğim bir ağabeyim geçenlerde terk-i diyar etti. Her karşılaşmamızda “Doktorum, nasılsın” derdi, ben de “Abi sen şu şekerine dikkat etsene”… Emekli olmuştu daha geçen sene. İki çocuğu vardı. Yengemin hali içler acısı idi. Gözlerden yaşlar sel gibi akıyordu. O an şunu düşündüm… Biz neden yaşıyoruz, ne için çırpınıyoruz, hayatımızın gayesi nedir? Hep birilerini geçmek, hep ezmek, hep al aşağı etmek var hayatımızda. Sahte yüzler, sahte gülüşler var yaşantımızda. Sevgiler mi? ‘Hııh, o da ne”… Sevgiyi sorana artık ‘duygusal’ diyorlar. Ama araban varsa, evin varsa, eh biraz da cebin dolu ise oooohhh sen ne adamsın be! Herkes dostundur, herkes yanında.. Karınca ve arı topluluklarına bakıp da “Bunlarda akıl yok, düşünce yok, anlayış yok” diyorlar. Yok, yok da bunlar nasıl birlik olup şaheserler yapıyorlar? Neden bizler gibi ezmiyor, yemiyor, kesmiyor, parçalamıyor, katletmiyor, düşene bir tekme de diğeri vurmuyor? İnsan denen canavarı gördük tarihte; 2000’li yıllarda da görüyoruz. Bosna’da Irak’ta, Somali’de, Myanmar’da (Burma)… “Komşusu açken tok yatan insan değildir” diyen bir dinin yaşandığı ülkelerden biri bizim ülkemiz. “Yaratılanı, yaratandan dolayı sev” diyen Mevlana ülkesindeyiz biz. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” diyen Bediüzzaman topraklarının insanlarıyız biz. Bukalemunu bilirsiniz; durum gereği renk ve şekil değiştirir. Biz insan görünümlü varlıklar da, sanırım çıkar ve menfaat için her şeyi yapacak şekil ve renge girebiliyoruz. Gözlerimi kapadım ve açtım… Ne oldu? Başka dünyada açtım… Hayat bu işte… Ben yaşadığım hayattan zevk almıyorum. Mutlu değilim. Sevinç dolu hiç değilim. Zengin mi, o hiç yok bende… Tek gayem var; herkese iyilik yapmaya çalışmak, düşeni kaldırmak, yardıma ihtiyacı olanı kollamak, kötülüğe engel olmak… İnsanım ben… His ve duygu dünyam var benim. Vahşi değilim, olmamalıyım da. Lütfen insan olmanın onurunu yaşatalım. Kötülükler ya da kötü düşünceler içinizde kalsın ama iyi güzel huylar dünyayı sarsın…

İzdiham var..!

Cuma, 21 Eylül 2012 14:42
....Düşünüyorum.. Seçmeye çalışıyorum kelimeleri, ama beceremiyorum. Aslında seçeceğim kelimelerin arasında yanlış ve bir tek kusuru olan bile yok..hepsi pırıl pırıl.. Hepsi samimi ve saf.. Yanlız cok biriktiler.. Yan yana, üst üste, dip dibe.. Çok karışık. Hepsini kullanmak istiyorum.. Hepsini duymalı insanlar. Hepsini anlamalı. Yanlız ben seçemiyorum kelimeleri.. Tam cümle kuracakken şaşırıyor akıl cımbızım.. Adeta üst üste yığılmış gibi, ağzımın içinde izdiham yaratmaktalar.. AAh bu kelimeler yokmu. İnsanı dinden dahi çıkartan harf öbekleri. Aslında izdihamın sloganı hep aynı.. "beni seç, beni seç" diye haykırmalar var. Senin için sectiğim kelimelerin devrik bir cümle yapısından çıkıp, saçma bir hal alacağından mı korkuyorum.. Yoksa kurduğum cümleleri aklının almayacağından mı?, Anlayamayacağından mı?.. Bilemiyorum.. Bildiğim tek şey; İzdiham Var..! Provakatör kelimelerin isyanı, ve örgütleşmesi izdihamın sloganını değiştiriyor bir zaman sonra.. Ve yeni sloganları, "Susma, sustukça ezileceksin" "Susma..Sustukça üzüleceksin.!" Şeklinde yükselen edalarla beynimin duvarlarını zonklatıyor. Üniversite yıllarında ders olarak gördüğümüz, Karar verme teknikleri dersini hatırlıyorum.. Zoraki verilen kararların sonucunu gözlemleyemezsiniz.. Ancak karar verdikten sonra çıkan kar/zarları izlemleyebilirsiniz. Şimdi isyankar ve provakatör kelime grublarının sendikasına uymak zorundayım.. Belkide yöntemi değiştiğimde daha tesirli olur diyerek te kendini avutuyorum. Ruhaletim artık yanlış yada doğruda olsa adımlarını atmaya başlıyor. Ve ilk cümlelerimi şarjöre koyuyorum.. Tektiğe basıp ağzımı açma sürem milisaniyeler ile ölçülecek derecede belki. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girecegim biliyorum.. Çünkü bir yaydan çıkan ok, bir de ağızdan çıkan sözün geri dönüşü olmayacağını herkez gibi bende bilincindeyim.. Mütemadiyen (ara vermeden) damağıma gidip gelen lal dilim, tabiri caizse dile geliyor. "Seni yanımda iken dahi özlüyorum.. Bana verdiğin huzuruna mukkabil.." İşte kelimelerin izdihamından çıkardığım bir kaç söz öbeği.. Ummak.. Umut.. Ve umudun verdiği mutluluk, heyecan, bir o kadar da tedirginlik. Bir kaç gün önce, yatağıma uzandığımda ufacık bir düşünce kasırgası içine girmiştim.. Ve sonunda karar kılıp, sonuca bağladığım birşey oldu.. Belkide herkez tarafından bilinen bir mantalite.. "Ulaşılabilecek hayâllerimi düşünürüm..Onları gerçekleştirmek için çalışıyorum.Eğer ulaşamayıp kaybedersem, kısa süreli de üzülürüm.Yanlız kendimi toparlamam uzun zaman almaz.. Ama ulaşılamayacak yada ulaşılabilitesi zor bir hayâlim varsa onları da düşünür, onlarında hayâlini kurarım.. Fakat kurduğum ve ulaşabileceğim hayâller, ulaşılması zor hayâllere köprü olması gerektiğini anladım.." Yapı itibari ile aslında çok iyi bildiğimiz bu felsefeleri, hayatın içinde uygulama sıkıntımız var sanırım.. Sevgi ile.

Gerçekten?

Pazar, 16 Eylül 2012 12:17
Hayatın içinde kurduğumuz en zavallı cümle değil midir "ben öyle demek istemedim"? İfade etmek istediğimiz şey için yanyana getirdiğimiz kelimeler bir türlü asıl duygumuzu anlatmaya yetmediğinde düştüğümüz savunma hali, özelliklede sevdiklerimize karşı olduğunda içimizi nasıl acıtır, karşımızdaki tarafından yanlış anlaşılmış, onun algısından elenmiş ve hiç bize ait olmayan fakat öyle yaftalanan bir düşünceye karşı oynanan bu kılıç kalkan oyunu beni çok yoruyor. Yoruyor çünkü hayatımın içindeki herhangi bir insanla, aynada gördüğüm kendim kadar net olsun istiyorum yansımam. Oysa bu söylediğim şey hiçde kolay birşey değil! Çünkü herhangi bir insanı tanımak için kullandığımız veri depolarımız, herbirimizin kendi geçmişinde edindiği tecrubelerle dolu... Bir örnek vereceğim şimdi, kendi geçmişimden. Bizim mahallede bir ayağı sakat olan bir sokak köpeğimiz vardı. Bu köpek son derece uysal olmasına rağmen, her anadol kamyonet gördüğünde delicesine havlar ve sokaktan çıkana kadar o kamyoneti kovalardı. Meğer ona bir anadol kamyonet çarpmış ve ondan sonra sakat kalmış... O köpek bundan sonra her anadol kamyonete düşman olmuş ve bu yüzden kovalayıp dururmuş... Bunu öğrendiğim gün genellemelerin bir insanın hayatına nasılda zarar verebileceğini anladığım gündür. Biz insanlar, tam olarak çomar kadar düz bir mantıkla, canımızı acıtan her musibeti bin nasihatten iyi sayıyor ve hayatı yaşamak yerine, bir daha acı yaşamamak adına kendimize duvarlar örüyoruz. Korkularımız bizi güvenli bir f tipi yaşama doğru sürüklerken iyi birşey yaptığımızı söylüyoruz kendimize. Önyargılar ve genellemelerle sigortalıyoruz benliğimizi. Ondan sonrada "yaşıyorum" diyoruz öyle mi? Öyle mi gerçekten? Yaşıyor muyuz bu şekilde gerçekten? Yoksa sadece oyalanıyor muyuz? Herhangi bir insanı anlamaya çalışıyor muyuz? Sadece idare mi ediyoruz yoksa seviyor muyuz etrafımızdakileri. Kim bu "herkes" dedikleri? Etraf yoksa sadece evin etrafına örülmüş, her bahar beyaza boyanan ahşap çitler gibi mi bizim için? Durması için elini kaldırdığın taksicinin belkide seni en iyi anlayacak ve birşeyler anlattığında seni en iyi anlayacak kişi olmadığı ne malum? Hapşırdığında çok yaşa demek yerine, hastalık bulaştırır diye korkarak kafanı çevirdiğin insanın hayatının aşkı olmadığını nereden biliyorsun? Bugün sadece sorumluluklardan ibaret görerek içinde boğulduğun ve yaptığın hiçbirşeye sevgi katamadığını iddia ettiğin bir hayatın mı var? Sadece herşeyini bildiğin için katlandığın bir hayatın mı var? Bildiğin acı, bilmediğin herşeyden daha mı yaşanılır? Harakete geçmek için "daha kötü ne olabilir ki" demeyi beklemekten daha iyi bir zaman yok mu sence? Söylemek isteklerini, söyleyebildiğin biçimde anlayanların olduğu bir cennet hayal ederek "başkalarının cehennemine" katlanma gücünü sürekli yeniden üretmektense, hala yaşarken hayatını cennete çevirmek için harcasan enerjini çok daha güzel olmayacak mı?

Gidenler, Kalanlar, Anlayanlar...

Perşembe, 13 Eylül 2012 14:05
Gitmek ya da kalmak... Bir yerden bir yere, bir düşünceden bir düşünceye, bir gönülden bir gönüle... Gitmek mi kolay, kalmak mı zor... Gidenlerden mi olmak acı verir, kalanlardan mı olmak mutluluk verir, yoksa... Yaralı gönüller, yamalı düşünceler, kapanmamış kapılar, uyunmayan uykular, görülmeyen düşler... Hayat geçiyor, yaş alıyoruz, büyüyoruz, yola devam ediyoruz. Hayat yolu yürüdükçe güzelleşiyor, ormanın en derinindeki saklı güzellikler gibi. Derindeki güzelliğe gelene kadar çok yol kat ederiz, zorlu yürüyüşler, öne çıkan engeller, değişen yollar, aşılan tepeler, atlanan sular. Yolları aşma, yol alma, zaman gerektirir, zaman yaşanmışlık, yaşanmışlık da tecrübe içerir. Tecrübe, sadece yol alınıyor diye girmez insan hayatına, geçen zaman tek başına tecrübenin teminatı değildir. Yaşanmışlıklar, gözlemler, duygular, alınan dersler, alınan derslerin yeni ilişkilerde can bulması ve tüm bunların geçen zamana eklenmesinden insan büyür, hayat yolu güzelleşir. Hayatlarımız, farklı farklı hayatlara değdiğinde dünyalarımız güzelleşiyor. Bazen aklıma takılır, güzellikler veya yaşanan kötü anılar baki midir bu hayatta diye? Yaşadıgımız mekanlar hep aynı mı kaldı, ağlayan gözler gülmeye başlamadı mı, ya insanlar hiç mi değişmedi. Kimilerinin gitmesi kimilerinin arkadan bakması, kimilerinin kalması gerekmedi mi, gerekmeyecek mi hayatlarımızda. Gitmelerin adı ölüm değilse, her gitme hayatlarımıza yeni pencereler açmadı mı? Ölümü hep ayrı tuttum diğer gidişlerden, çarelere, dönüşlere, hesaplaşmalara, konuşmalara ait her kapıyı tek taraflı kapatan ölüme çare yok, herhalde ondandır bu ayrı tutuşum. Yaşam parkında yaşadıklarımızla konuşabilsek, açık olsak, yüreğimizdeki sevgiyi gösterebilsek, bir de anlayabilsek karşımızdakini, bize ne dendiğini. Kelimeleri kendimize saklamasak, içimizden konuşurken, sesimizi çıkardığımızı sanmasak. O zaman gitmeler bu kadar acıtmayacak, kalmalar bu kadar zor gelmeyecek. Konuşabilme, düşünebilme ve ifade edebilme insana sunulan en büyük hazine. Bu hazine sorunları çözecek, kabuk bağlayacak olan yaraları iyileştirecek, kinleri örseleyecek, belki gidenin neden gittiğini bile anlaşılır hale getirecek. Sorulamayan sorular soruldukça, verilemeyen cevaplar verilecek. Sevdiklerimizi anlayabilmek, sorunları çözmek yolunda adım atmak, mutlulukların başlangıcı olacak. Belki de acımayacak gönlümüz, yaralanmayacak zihnimiz. Yatağımıza uzandığımızda uykular rahat uyunacak, düşler dünyasına gülümseyerek geçilecek. Sorunlar yaşanırken çözülmeli diye bir buton yerleştirsek bedenimizin, zihnimizin tam ortasına, büyümeden, büyütmeden, kartopundan bir çığ yaratmadan olanlardan kurtulsak. Sorunu soruna ekleyip, hepsini biriktirip, yıllar içinde nemalandırıp çözülemeyecek hale getirmeden, bir konuşabilmeyi bir de çözümleyebilmeyi başarabilsek. Gitmelere zemin oluşturmayacak çözülemeyenler o zaman. Çözülebilse sorunlar, ne giden gidecek, ne kalan yanacak. Konuşmalar hep çözüm müdür? Ya konuşanı anlamamak, konuşabileni daha çok zedelemez mi anlaşılmamak. Anlaşılamamak, hiç konuşmamaktan daha iyidir, farklı bakış açılarının işaretidir, konuşup ta çözülememe durumu varsa, belki bu durum her iki taraf için de gitmelerin izin belgeleridir. Arka dönmeler, kelimeleri esirgemeler, küsüpte gitmeler acı verir. İnsan sevdiğine küser mi? İnsan sevdiğine sormaz mı neden diye? Gidiyorsa gitsin demek bugünlüktür. Ya yarın yokluğu yerini acıya bıraktığında ne yapar insan. Ya kalacak olana git dedikten sonra kalanın hali nicedir. Giden gittikten sonra, kalan mutlu mudur sanki. Sevdiğimiz hayatımızdan geçip gidiyorken seyirci kalmak onu hayatımıza tutundurmamak için çaba sarf etmemek midir büyüklük? Çocuklarımıza bunu öğretmemek midir annelik babalık. Gönlün, aklın, dilin yettiği her adım insan ilişkileri için kaldırım taşıdır, kelimelerin bittiği yerde duygular vardır. Hepsi bittiyse, o gün bitmiştir gerçekten herşey. Giden gitmelidir kalan kalmalıdır. Ama ya henüz bitmediyse? Zedelemeyelim dostluklarımızı, yaralamayalım duygularımızı, hele hele çözümü iki çift laf etmekten geçiyorsa her içimizde taşıdığımız derdin. Yanmayalım gidenin arkasından. Herşeyi masaya yatırıp konuştuktan sonra, kal demenin olgunluğuna varalım ya da git demenin erdemine. Ama hayatımızdan uzak olsa da, düşüncesi tecrübesi hayatımızda olarak gidenin. Silmek diye birşey var mı yaşananları, hayatımızdaki var olmuş ve var olan insanları. Sen silsen zihin siler mi, yaşananları paylaşılanları. Hele ki bu hayatta ölüm varken, pişmanlık denen o illet varken. Sen tüm perdeleri açmaya, tüm soruları sormaya, tüm cevapları almaya hazır olup, karar verdiğinde karşındakinin yüzünü sana dönüp, bir kelime edemeyecek olması durumunda sızlamaz mı o yürek. Geçen zamanı tükenen zamana katmadan, sevdiklerimize kucak açarak, anlayarak, yaş almanın olgunluğu, güzelliği derinlerde, ormanın kuytularında. Anlayana, bir de anlatabilene...

Assos’da iki gün, bir gece; Bir ömür

Perşembe, 13 Eylül 2012 13:28
Kahve nasıl sade güzelse, içine şeker karışmadığında, hayat da sade güzeldir, şatafat ve abartı ona karışmadığında. Zaman daha da güzeldir, sadeliği tattığı zamanda, mekanda. Assos’a karşı yaşadığım sevgi değil aşk. Aşkla bağlıyım Assos’a. Sade olan herşeye bağlılığım gibi. Yola çıkış anı bile mutluluktur Assos’un. Yol bitmek istemez. Zaman Çanakkale’de durduğunda, Çanakkale huzurdur, tarihtir, gururdur. Geçiş yollarında sessizlik vardır , havasında suyunda huzur. Ruh dinlenir, göz şenlenir. Kelimeler İstanbul’da kalır yol boyunca, ruhun ve gözün bayram şenliğine, canım Livaneli “Gün olur alır başımı giderim” ile eşlik ettiğinde, alın cama, ruh da bulutlara değmiştir çoktan. Gün olur başıma kadar güneş, gün olur başıma kadar mavi, gün olur deli gibi, Gün olur alır başımı giderim, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda… Canım Zülfü Livaneli söyler… Söyler… Birtek onun kelimelerinin anlamı vardır o yolda. Assos’a varış… Dağların eteğinden limana doğru indikçe engin mavi… Özgürlük… Ege Denizi el sallar bütün ihtişamıyla derin yatağından dağdaki arabaya, arabanın içindeki ona aşık kadına. Limanın ucundaki yılların Assos aşkına evsahipliği yapan Assos Kervansaray Otel; huzurun mekanı. Otele girişte hatırlar sorulur, güleryüzlü misafirperver evsahipleri Assos aşıklarını buyur eder. Odaya varışta balkon kapısı açılıp, derin bir nefesle güzel Ege’nin havası ciğerlere, büyülü manzarası da gözlere hapsedildikten sonra, zaman çantaları odaya, bedenleri limana atmanın zamanıdır. Taş yollarda yürürken, solunda liman, limanda güzel Ege’nin misafir ettiği beyaza, kırmızıya, maviye boyalı irili ufaklı sandallar, tekneler, sağında bütün heybetiyle duran taş binalar. Limanın kenarına özenle dizilmiş, üzerleri taze çiçeklerle süslenmiş beyaz masalarla sandalyeler misafirlerini beklerken, büyük aşk Assos’un küçük mesafeli yürüyüş alanı biter. Zaman şimdi güzel Ege’yle bütünleşme zamanı. Zaman güzel Ege’nin seni kendine alma zamanı. Güzel Ege’nin masmavi sularında kulaçlar birbiri ardına atıldığında bir ses hep “Dur” der, “Dur da karşındaki güzelliğe bak” Tam o anda kollar suya hızlı vuruşlarını keser ve suyun içinden çıkan Ege’nin tuzunun değdiği yüz arkasını döner, tuzlu suyla yanmış gözlerdeki bakışlar büyülü Assos’a çarpar. An durabiliyorsa işte tam burada durmalıdır. Güzel Ege; Aşkı , Aşk; Assos’u, Assos; Ona aşık kadını kucakladığında o an durmalıdır. Ruhu, bedeni, günü ısıtan, varlığıyla hayata can veren güneş, güzel Ege’nin maviliğinde giderek kaybolur. İskelede John Secada kulaklarına “Angel” ı söylerken, sevdiğinin eli eline değmişse gün hem bitmiş, hem de yeni başlamıştır Assos’ta. I, I can’t read the future, but I still want to hold you close, Right now, is all I want from you, so give me the morning, sharing another day, wish you, is all I want to know… John Secada şarkısının sonuna geldiğinde iskeleden el ayak çekilmiştir artık. Yemek, yemek, yemek… Güzel Ege’nin kıyısındaki yemek bir başka mutlu eder aşık Assos kadınını. Ayışığının altında, güzelim mezelerin, deniz ürünlerinin, balıkların tadı damağında, kadehin elinde, gözün sevdiğinde ise hayat sana güzel eslerinden birini vermiştir bu gece. Deniz tadını da tuzunu da yemeğe katmıştır burada. Gün daha şimdi başlıyordur. Güneş günden gittiyse, geceye ay yarenlik ediyordur Assos’ta. Hem de en güzel siluetiyle. Göz bir Ay’a, bir Assos’a, bir Ege’ye, bir de sevdiğine bakmaktan bitap düştüğünde, uyku başa vurduğunda, aşık Assos kadınının ağız tadı sakızlı dondurma kıvamına gelmiştir artık. Taş binaların önünden, dondurmacıya doğru adımlar atıldığında sakızlı dondurmanın tadı damağa değmeye başlamıştır bile. Assos’ta uykunun gelmesiyle gitmesi bir olur. Uykuda kaybedilecek zaman yoktur o dağların altında, güzel Ege’nin kıyılarında. Gün doğacak, güneş önce göze, sonra tene değecektir. Güne, güneşin ilk ışıklarıyla başlamak için mendireğe doğru yola çıkılır. Sabah sessizliğinde ağır adamlar, taş yolla buluştuğunda “Hayat bu” der iç ses. Güneş dağın arkasından yükselmeye başladığında yeni gün başlıyordur Assos’ta. İlk ışık güzel Ege’ye süzüldüğünde hayatlardaki kalabalık yerini zihindeki sadeliğe bırakmıştır. Sade güzeldir… İki gün bir geceyi Assos bize hediye etmişken, Ege’nin bir ucunda, dağın eteğindeki arabadan aşık bir kadın el sallamaktadır güzel Ege’ye, denizin ve mavinin aşkını içinde hisseden kadın. Ege’ye aşık kadın dilek diler; Hem hayatında, hem düşlerindeki sade ile her daim buluşmayı, tadını tuzunu alıp ruhuna katmayı.

Anneme

Perşembe, 13 Eylül 2012 12:30
Yarın geliyormuşum anne, saat sabah sekizbuçukta beni alıp senin kucağına vereceklermiş. Günlerden 20 Mayıs’ta. Pazartesiymiş yarın. Sen söylerken duymuştum, uğurlu gelirmiş hayata bu güzel günde başlamak, hem de güne gözlerini erken açmak. Doktorla konuşmalarınızı dinledim bugün, çok sağlıklıymışım ben. Burada otururken ne çok şey duydum, ne çok şey öğrendim bir bilsen anne. Bazen anlamıyorum ama hep heyecanlanıyorum yeni şeyleri dinlerken, öğrenirken senden. O kadar çok şey anlattın ki, en iyi bildiğim şeyler de biri de benim boğa burcu oldugum. Çok inatçıymışım, ne çok severmişim evimi, rahatıma düşkünmüşüm, iyi huylu ve kararlıymışım da. Anne bunlar çok zor, hem de çok karışık. Ben bunları anlamıyorum, zaten o konuştuklarınızın hiçbirini anlamıyorum ama sen söyledikçe, sen tekrar ettikçe ben hepsine inanıyorum. Kedi, köpek, kuş, park, yuva, okul, kareli, çizgili, pembe, mavi, kurdele, şeker, hastane, pastane, kahve, süt, sıcak, soğuk, ağlamak, gülmek hepsini biliyorum anne. Biliyorum çünkü duyuyorum anne, ama tanışmadım henüz o duyduklarımla. Beni sen tanıştıracaksın, bana sen öğreteceksin diye mutluyum anne. Evde sadece “HAV” diyebilen ve onu her gördüğünde “Benim canımmmm” diye seslendiğin o arkadaşı beni sana getirdiklerinde hemen gösterir misin? En çok onu merak ediyorum. Bir de, bağıranlarla beni tanıştırma anne, onların sesi her yükseldiğinde burada herşey çok hızlı akıyor, su evimde birşeyler yer değiştiriyor, o zaman ben de değişiyorum anne. Korku dediğiniz şey bu galiba. Ben korkuyorum yüksek seslerden anne. 39 haftadır sadece seni dinledim, senden öğrendim anne. Burada “Doğumdan bir gün önce toplantısı” olurmuş , dün beni de çağırdılar. Senin toplantılarına benziyor mu bilmiyorum. Ama kimseler bağırmıyordu bizim toplantıda. Benim gibi büyük bebekler vardı, hepimiz göbeğimizde kordonumuzla uslu uslu oturduk. Bir abla geldi, sesi huzur verdi. Bize anlattı, sevmeyi, sevilmeyi, mutluluğu, üzüntüyü, anneyi, babayı, aileyi, yuvayı, hayatı… Çok şey öğrendim ondan anne. Beni sana hazırladı, “ Artık gitme zamanı; Hoşçakalın, hayatta her hoşçakalın arkasından bir hoşgeldin vardır, aileleriniz sizi hoşluklarla bekliyor” dedi. Anne, sana bu toplantıdan anladıklarımı anlatacağım, sen bunları biliyorsundur mutlaka, herşeyi biliyorsun çünkü. Ama ilk defa ben de sana anladığım birşeyleri anlatmak istiyorum. Bana sevmeyi öğret, bana insan sevmeyi öğret anne, Sevmeyi bilmeyenler kötü oluyormuş, hem de kendilerini iyi zanneden kötülerden. Sadece sevilenlerden olmayayım anne. Hem sevileyim, hem de seveyim ben. Ağacı seveyim, toprağı seveyim, insanı seveyim ben, hayvanları hepsinden çok seveyim anne. İnsanlar dertlerini anlatıyorlar, onlar kelimelerden mahrum anne. Benim kalbim hepsine yeter. Yeter ki bana sen öğret anne. Bana vermeyi öğret, bana elimdekini de yüreğimdekini de vermeyi öğret anne, Vermeyi bilmeyenler hep almak istermiş. Vermeyi bilen el yüce, vermeyi bilen gönül de büyük olurmuş anne. Ben o yüce elli, büyük gönüllülerden olayım anne. İhtiyacı olanlara koşayım, bilgimi, sevgimi, güzel yüreğimi paylaşayayım anne. Bir gün ben de uzaktaki bir çocuğa el uzatayım, bir derde de ben derman olayım anne. Yeter ki bana sen öğret anne. Bana saygıyı öğret, dinlerken, konuşurken, susarken saygılı olmayı öğret anne, Saygı duymayı bilenler, sayılırmış da anne. Seni, babamı, okuldaki öğretmenimi, sıradaki arkadaşımı, can yoldaşımı , komşumu, dostumu, büyüğümü, küçüğümü, sevenimi, sevmeyenimi sayayım anne. Sevgim karşısında eğilmeyen gönüller, belki saygım karşısında eğilirler. Yeter ki bana sen öğret anne. Bana güvenmeyi öğret, ama önce güvenilir olmayı öğret anne, Anne ben dürüst olayım, yalan dolan nedir bilmeyeyim. Dolanmayayım çatallı yollarda, benim yolum düz olsun. Güvenilir olayım önce anne. Önce kendime güveneyim anne, sonra başkalarına. Ben dalgalı denizlerde sığınılacak liman olayım, başımı yaslayacak bir omuz aradığımda her zaman tam karşımda bulayım anne. Söz veriyorum sana anne, ben her zaman güvenilir olacağım. Yeter ki bana sen öğret anne. Bana gülmeyi öğret anne, öğret ki ben ağlamayayım anne, Anne gülmek hayatı güzelleştirirmiş. Benim hayatım güzel olsun, yüzüm de gülsün, gönlüm de gülsün anne. Ben severken, yükselirken, hayat yolunda yelkenlim uzak diyarlara, yeni limanlara yol alırken hep güleyim, hep güldüreyim anne. Başkalarının başarısında da yüzüm kendi başarım gibi gülsün anne. Gülmek bana yakışsın anne. Bana hayatı öğret anne, öğret ki yaşayayım anne, Hayat demek yılı yıla eklemek değilmiş anne. Hayat yaşamakmış anne. Yaşamak her anmış, her anını severek yaşayınca hayat çok uzunmuş anne. Hayat hep düz değilmiş, düzlükler, çukurlar, derin düşüşler, ani yükselişler de varmış. Derin düşüşlerde de, ani yükselişlerde de baş hep aynı dönermiş anne. Benim başım hiç dönmesin, hayat beni sevsin, ben de hayatı seveyim anne. Dün öğrendiklerim bu kadar anne, eksikleri bana sen anlatırsın geldiğimde. Ama önce beni sev anne. Yarın sana süpriz yapmak istiyorum anne. Beni gördüğünde, çok mutlu olup günlerce herkese anlatmıştın “Ekranda eliyle yüzünü kapatmış, o kadar güzeldi, o kadar küçüktü ki” diye. O sözler ağzından çıkarken kalbin öylesine hızla çarpmıştı ki, ben su evimde defalarca takla atarak senin sevincine eşlik etmiştim. Sabah senin kucağına gelirken yine elimle yüzümü kapatacağım anne, seni güldürmek için. Hayatım boyunca senin yüzünü güldürmek için ben hep çabalayacağım anne, sen de çabala, sen de çabala benim için anne. İyi geceler anne.

Hayat

Salı, 11 Eylül 2012 13:15
Neden can kırıklarıyla yaşamaya çalışıyoruz? Neden 5 dakikalık bir şarkıda dürüstçe içimizi açıyor, yalnızsak rahatça ağlayabiliyor, isyanımızı haykırıyor, çaresizliğin ve içinde bulunduğumuz yaşantının mutsuzluğunu kavrıyoruz da hemen sonra hiçbir şey yokmuş gibi oyuna katılıyoruz. Belki bunu yapmasak, can kırıklarımız da olmayacak. Yoksa hepimiz iflah olmayacak derin mazoşistler miyiz? Kim bilir belki de... Ama biz böyle yaşamaya alışsak da evren son noktayı koymaya hazırlanıyor...

YAZAR ARA


EN ÇOK OYLANANLAR



YAŞAM ATÖLYESİ

Hiç resim yok
  Kapat

Başsağlığı


Blog yazarlarımızdan Şerife Mutlu’nun hayatını kaybetmiş olduğunu öğrenmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Hanımefendiye Allah'tan rahmet, başta ailesi olmak üzere tüm yakınlarına başsağlığı dileriz.