Her Şey Huzur İçin...

Perşembe, 22 Ağustos 2013 22:20
Belki içimde bir yerlere saklanmış,azıcık bir huzur hala vardır... Tam da pes etmeme ramak kalmışken; Beni sakinleştirebilecek... Umudun bittiği yerde elimden tutabilecek Küçücük bir sebepten yüzümü gülümsetebilecek... Çığlığımı sükunete dönüştürebilecek... Yastıkla başımın arasında Daha fazla kara kedi gibi dolaşmayacak O huzur... Sabretmek nedir? Ben de kırıp dökmeliyim,yakmalıyım, yıkmalıyım belki Her şeyi... Ben de ağlamalı,o hep özendiğim patlama noktasına Gelmeliyim artık.. Sonra "ohhhh beee"rahatladım demeliyim! Hep sessizi oynamak bu kadar mı sıkıcı? Bana ne lazımdı, Onu bile unuttum! Kaçıp gitmek belki Yorgun günlerimin inadına, Ebedi bir sessizliğe doğru yol almak... Dingin bir limanda, mola vermek... Uzun yolculuklarda kaybolmak... Sonra belki; Bir sahil kenarında,demlenmek... Kuma vuran dalga sesiyle, Düşünmeden uyuya kaldığım, Yabancı bir köşede, Kuş sesleriyle uyanmak... Gök kuşağım bile var, Her yer rengarenk... Demişim...yine uykusuzlukla baş başa kaldığım, nefes almaya çalıştığım gecelerden birinde...Kim bilir kaç kişi daha paylaşıyor, zaman zaman benimle aynı duygu yükünü.....Kim bilir kaç kişi minicik bir huzur bulmak adına,nelerden vazgeçen ya da vazgeçmeyi beceremeyip, yana yakala "huzurumu kaybettim,onu arıyorum gören var mı " diye köşe bucak her yerde,her şeyde ve herkeste o huzuru arayan... Keşke huzur öyle bakkalda,markette satılan ya da pazara gidip" pazarcı amca,bana oradan 1 kilo huzur verir misin?" diye kolayca satın alabileceğimiz bir şey olsaydı...Ama eminim ki,eğer huzur satılık olsaydı , yine ona zenginler sahip olurdu:) O zaman "para var , huzur var " sözü çok yerinde kullanılmış olurdu:) İçinde bulunduğumuz zaman akıp giderken, bir çok şeyden medet umup, aslında huzurun tam da kendi içimizde olduğunu göremiyoruz...Ve onu yaratabilecek kişinin yine sadece ve sadece kendimiz olabileceğini henüz fark edemiyoruz... Hayatta hepimizi dinlendiren, iyi hissettiren kişiler vardır.Kimi huzuru bir kişiye bağlı tutar, kimi yaşam tarzına , kimi paraya, kimi işine... Kimi eşinde, kimi bir sevgilide,kimi evladında,kimi sımsıkı sarıldığı ailesinde, kimi Yaradan'da bulur huzuru ... Kimi ibadet ederek, kimi bir sahil kasabasında, kimi okuduğu bir kitapta,kimi demlediği tavşan kanı çayı yudumlamakta,kimi radyoda çalan bir şarkıda,kimi yediği yemekte,kimi dostlarla rakı sofrasında,kimi havuz manzaralı lüks bir villada,kimi mütevazi tek odalı bir evde...Kimileri büyük şeylerde huzuru ararken,kimileri küçük şeylerle de zaten çoktan yakalamıştır o huzuru...Kimine göre huzur yetinmekse ,kimine göre de içindeki doyumsuzluğu giderme çabasıdır...Kimileri ise, kapı kapı ne psikiyatristler , ne psikologlar dolaşır da hiç bir şey fayda etmez.En yüksek antidepresanlar bile, an gelir kesmeye yetmez. Boşluk dediğimiz şey, içimizde kapanmayan bir yaradır.Ve o boşluk,bizim hep aradığımız iç huzurumuzdur.Bazen sürekli hayatı sorgulamak,insanları,yaşadıklarımızı,yaşayamadıklarımızı,hatalarımızı sürekli sorgulamak da bizi boşluğa düşüren en büyük etkenlerden bir kaçı yalnızca. Aslında hepimizin doğası gereği yaptığımız şey,boşlukları doldurmaya çalışma çabamız,bizi sürekli bir şeyleri aşma gereği duymamıza neden oluyor.Ardından gelen yoğun ve derin düşünceler bizi daha çok huzursuz etmeye başlayınca,bir şeylerden keyif almamız neredeyse imkansız hale geliyor. Algıladığımız şeyler çelişkili hale geldikçe,doğru ve güzel olan ne varsa anlamlarını yitirmeye başlıyor.Hayattaki o dengeyi kurmayı kaçırıyoruz,olaylara ve kişilere ve hatta kendimize pozitif şekilde bakmayı unutuyoruz. Huzur bence,kişiye göre de değişir aslında...Neye ve kime göre huzur sormak lazım...Geçen gün bir arkadaşıma sordum."sence huzur nedir " diye. "Bekarlık:)" dedi.Başka bir arkadaşıma sordum: "Anı yaşamak " dedi.Daha başka biri: "Para" dedi. Anneme sordum: "Baban...O gidince, huzurum da gitti" dedi.Ve babam hep derdi ki;(konuyla ilgili olduğunu düşünerek paylaşmak istedim): " Hayatta maddi,manevi her konuda, kendi kapasiten kadar yükün altına koymalısın elini..Mesela kiminin 2 gün geç ödediği faturadan bile uykusu kaçarken, kiminin yaptığı yolsuzluklara rağmen hiç kaçmaz uykuları..." derdi. Ben güzel bir yaklaşım olarak hafızamda bir yerlerde sakladım. Ve son olarak kendime soruyorum "Huzur nedir diye?" Ben hala tam olarak cevabını bulamasam da, tek tecrübe edindiğim nokta; "huzur mu istiyorsun " "en yanındakine bak" derim..."Ve tabii ki çevrendekilere..." Duygularımız aslında bir nevi bulaşıcı bence.Biz iyi ya da kötü tüm duyguları çok çabuk kapıyoruz çevremizdeki dost ve sık görüştüğümüz kişilerden. Sürekli bir enerji alış verişi yapıyoruz,ama farkında olmadan...Bu sebeple,ben derim ki; insan yine de yanında neşeli,umutlu,heyecanlı,hayat dolu,olumlu,gönül gözüyle sevebilen insanlar barındırmalı ki, onların o güzel enerjileri bize de bulaşsın...Bence ilk olarak buradan başlamak lazım,hepimizin ihtiyacı olan , huzur için kolları sıvamaya... Çevrendekiler seni duygu bazında yükseltebilecek mi yoksa aşağılara mı düşürecek seçim tabi ki senin? Huzurunuz Bol Olsun...SEVGİLER...
Sevmek yürek ister de, peki ya yürek ne ister? "Yürek ne ister" hiç dinledik mi onu? İçimizi açıp, hiç baktık mı küçücük yüreğimiz bize hep ne anlatmak ister diye? Onun da bize söyleyeceği bir kaç sözü vardır her zaman. Biz ne kadar susturmaya çalışsak da, son sözü hep o söylemek ister. O konuşur biz sustururuz. O haykırır, biz bastırırız. O sever, biz kızarız yaramaz bir çocukmuş gibi...Acı çekmek ister, izin vermeyiz. Hep mantığımızın karar vermesini isteriz. Çok mantıklıyız ya, o zaman aklımızla kalbimiz arasında, bir köprü inşa etmeyi neden hiç beceremiyoruz? Aklımız kalbimize hükmettikçe, kalp günden güne taşlaşır, korkak olur. Tıpkı susuz bir çiçek gibi, kurur ,solar. Boynunu büker günden güne... Çıkmaz yollara girmeyi seviyoruz biz. Ne kadar korkutsa da çıkmazlar bizi, ne kadar yorsa da, çıkmazın tam ortasında buluyoruz kendimizi...Çıkmazları biz istiyoruz, biz seçiyoruz...En basit şeyleri zor hale getirmemiz hep bu yüzden...En ufak şeylerin bile, büyümesi hep bu sebepten...Çıkmazın cazibesine kapılıp giderken, aslında her zaman başka yollar ve çareler olduğunu görmüyoruz...Yürek, kaç parçaya bölünüyor bizim arayışlarımızda... Saftır aslında yürek...Ufacık , olduğu kadar...Ne eksik, ne fazla...İçinde barındırdığı sevgidir büyüten yüreği...Aşktır yüceleştiren, küçücük, çarpan kalbimizi... Samimiyeti mumla aradığımız bir dönemde, bulamadığı samimiyeti arar yürek...Ona sevmeyi ve sevilmeyi unutturan, tüm buzları eritecek sıcacık bir dokunuş, bir gülümseme, belki güzel bir söz ya da bir dost eli ister. Bunun için çırpınır , durur hep... Gözü karadır yürek, aklın kontrolsüzlüğünde...Kontrol altında tutmak niye? Sevmek, öylece yalın ve basitken, başka duyguları barındırmak niye? Sevmek için yürek değil, taşlaşmış ve duvar örülmüş bir yüreğe , bir tutam sevgi lazım...Asıl olan yürektir...Sesini duyabilene ya da sesini duyurtabilen yüreklere... NOT: Bir kez olsun, "bence çokta beceremediğimiz" o çok mantıklı davranmaya çalışma hallerinden vazgeçip, sadece yüreğinin sesinin götürdüğü yere gidip, çılgınlıksa, çılgınlık; delilikse, delilik yapmak, "o ne der bu ne der " diye düşünmeyi bırakıp, içindeki fırtınaya kapılmak isteyenler ve samimiyetsizlikten midesi bulanmışlar için:)

Oyun...

Çarşamba, 05 Haziran 2013 22:20
Nasıl da değişiyor insanın hayatı...Bir gün...Bir saat...Hatta bir sanıye bile yetiyor hayatlarımızı yerle bir etmeye...Ya da edilmesine razı gelmeye... 2 dakika önce yanımızda olan sevgili, eş, dost, hatta sahip olduğumuz herşey,bir yabancıya nasılda dönüşüyor? Sonra sağlam sandığımız o ip "nasıl kopma noktasına geldi" diye şaşırıyoruz."Nasıl da geldik tamda bu noktaya" diye soruyoruz kendimize. Oysa; ilişkiden kopma noktasına giden geçişe doğru, yaşanılanlar, kırgınlıklar, hatalar, isyanlar, gelgitleri hiç hesaplamıyoruz. İçimizde, dağ gibi birikmiş enkaz kalıntılarını hiç dikkate almıyoruz.Sevgiler tükenirken, aşklar biterken, saygıyı yitirirken, bir sonu adlandırdığımızda, gözümüzün önünden geçen film şeridindeki, o en güzel sahne bile geri adım atmamıza yetmıyor artık. Hatırlamak bile güç gelirken, tam da unutmaya çalıştığımız noktada, öfke duyduğumuz geçmiş peşimizi hiç bırakmıyor. Ya sürekli sinyal veren kalbin deşiyor anılarını, ya da bunu birileri yapıyor zaten senin yerine unutturmamacasına... Hiç değişmeyeceğini sanarak, sımsıkı sarıldığımız hayatlarımızda, oyuncu olduğumuzun farkına, başımıza gelenlerden sonra varıyoruz ancak. Başka bir oyuncunun oynadığı oyunda kendimize rol dahi biçemezken,başka bir zamanda, başka başka mekanlarda , ama aynı oyunun tamda ortasında, başrolde buluyoruz kendimizi...Başımıza gelemeyecek sandıklarımız, o sırada çarpıyor bir kez daha yüzümüze, tokat gibi.... Zaman ise, en acımazısı... Durmak bilmeyen bir hızla akıp giderken, biz; bize getirdiklerinden çok, sadece götürdükleri ile ilgileniyoruz her zaman. Onlara üzülürken, gelenlere kucak açmayı beceremiyoruz. Sevinemiyoruz bile... Belki de önümüze çıkan kaç fırsatı ezip geçiyoruz muamma... Keşkelerimiz var; fazla sert bünyemize...Pişman olmak fiziksel zarar-ziyan, psikolojik baskı...Bir de hep bi ama vardır ya...Hep bi kendimizi kolay yollu sıyırma gerekçesi...Sil baştan desek, hep bi bahane hali, hep bir üşengeçlik, hep bir düşünen adamlar ve kadınlar profili...Değişim ise, istesek an meselesi...Hatta burnumuzun ucunda...Sadece bir bekleyiş var, neyi beklediğimizi bile hiç bilmeden... Ve eğer bu bir oyun ise, sahnede bizim payımıza düşen rolden,zevk almayı bilmek; oyunun püf noktasıdır belki de...

Ağlayamıyorum...

Cumartesi, 04 May 2013 00:00
Tam 2 yıl oldu babamı kaybedeli...Ama daha dün gibi aklımda, hala sıcak, hala yaşar gibiyim düşüncemde...Doğru mu? Tabii ki değil. Geçmişi yaşatacak kadar lüksümüz yok bu hayatta. O kadar bonkör davranmıyor bize zaman; çaldıkça çalıyor her anımızdan...Yakalayabilmeyi beceriyorsak, ne mutlu bize...Peki ne zaman öğreneceğiz, geçmişi bugüne taşımamayı? Geçmiş günlerdeki acıları, bugün de yaşamamayı? Ya da zamanı kaldığı yerden, yakalamayı? Gel gelelim, benim hikayeme...2 yıl oldu demiştim, babamı kaybedeli...Ama babasına hayran, babasına aşık o kız, bir an bile ağlamadı. Kendimden şüphe etmiştim. Hiç üzülmemiş miydim yoksa ben? Kendi içimde yaşadığım acı, tarifsizdi oysa... Ama ben hiç, ağlamadım... Ağlayamadım... Öyle ufak, zerre kadar değeri olmayan şeylere ağlayan sulu göz ben, giden babasının ardından ağlamıyordu bile. Neden? TV'de izlediği bir filme ya da habere, duygulanıp, gözleri dolan ben, duygusuz mu olmuştu artık? Duygularım ilk defa bu denli donuk, taş kesilmişti sanki... Belki de o kadar sudan sebebin adını acı koymuştum ki hayatımda, gerçek acıyla tanışınca, bünyem afallamıştı. Öyle ufak şeylere üzülmüştüm ki, acının ta kendisi tam da karşımdayken, ben idrak edemiyordum belki de...Bir sürü belki vardı kafamda, ama ben ağlayamıyordum. Ağlamam gerekmiyor muydu? O kaldırılan benim babamın cenazesiydi. O tabutta yatan;her gece,27 yaşına gelmiş kızının, üzerini örtmek için, hasta yatağından kalkan, babamdı. Bir tabutun içine kapatılmış, öylece yatıyordu. Beni görüyor muydu? "Kızım hiç üzülmemiş benim için, hiç gözyaşı dökmüyor başkaları gibi" diyor muydu acaba? Yoksa ağlamamış olmama bir baba olarak seviniyor muydu? Görüyorsa, acaba neler diyordu benim için... Bana bakan gözler vardı etrafta... Öfkeyle bakıyordum onlara. Komşular, akrabalar, arkadaşlar, dostlar ve dost sanılanlar...Sessiz mırıldanmalar, gruplaşmış gruplar...Beni mi konuşuyorlardı acaba? Hemen ağlamam lazımdı. Yoksa insanlar ne düşünürdü? Babasına hiç üzülmemiş demezler miydi? Ağlamayınca, üzülmemiş olmaz mıydım gözlerinde? Yoksa yine paranoya mı yapıyordum? Yine yazmaya mı başlamıştım? İyi düşüncelerdi belki de hepsi...Bana mı öyle geliyordu? Yoksa acıyorlar mıydı bana? Umurumda mıydı peki? Gerçekten umurumda olan neydi? : "Babamdı tabii ki..." "O zaman insanlardan bana ne !" İlk defa tepkisizdi bünyem, hareketlerim ,duygularım...Bu zamana kadar pembe gördüğüm dünyamda, ilk defa başka renklerin de olduğunu fark ettim. İlk defa büyüdüğümü gördüm.27'sine kadar büyümeyen ben, bir günde nasıl da büyümüştüm. Babam yoktu ve ben de babasının küçük kızı değildim artık. Çocuk değildim artık. Çünkü, insanın babası gidince, çocukluğu da gidiyordu beraberinde, anladım. Korktum...Sırtımı yasladığım, benim gözümdeki o dev çınar, yoktu. Tek başımaydım . Kendimi maddi, manevi, korunmasız , savunmasız , açıkta kalmış gibi hissettim. Kızmış mıydım ona? Beni bırakıp gittiği için...O yüzden mi ağlamıyordum? Bilmiyordum. Tek bildiğim ağlamalıydım. Yoksa ağlıyormuş gibi mi yapmalıydım? O zaman insanlar daha normal karşılardı. Yoksa, "insanlar ne der" diye acımı mı yaşayamıyordum acaba? Çok utanıyordum. Velhasıl, 2 yıl geçti. Acım hala taze... O gün, bu gündür ben hiç ağlayamadım. Şimdilerde hiç ağlayamamamı, "ben çok güçlüyüm, bu yüzden ağlamıyorum", gibi bahanelerin arkasına sığındırsam da, kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını en iyi ben biliyorum. Güçlü olmak , aslında duygularımızı yaşamak ve bunu göstermekten kaçmamaktır. Utanmamaktır...

YAZAR ARA


EN ÇOK OYLANANLAR



YAŞAM ATÖLYESİ

Hiç resim yok
  Kapat

Başsağlığı


Blog yazarlarımızdan Şerife Mutlu’nun hayatını kaybetmiş olduğunu öğrenmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Hanımefendiye Allah'tan rahmet, başta ailesi olmak üzere tüm yakınlarına başsağlığı dileriz.