KEDER ARKADAŞI

Pazar, 08 Eylül 2013 15:18
Zaman geçiyor yaşlanıyoruz ... Doğum ve ölüm arasındaki yollardan farklı hızlarda dolaşıyoruz .. Hepimiz biliyoruz bir sonu var hayatın .. Bir gün hepimiz öleceğiz . Peki insanı sevdiklerinin ölümümü yoksa kendi ölümü mü daha çok korkutur.? Ben ölmekten korkmuyorum .. İnsanların tüm acılarını bitirdiğine inanıyorum hatta .. Huzuru bulacağımıza .. Ama sevdiklerimin ölmesinden korkuyorum .. Dokunarak seven birisi olarak beynimdeki hasrete karşı gelsemde kokusunu özlediğimde burnumun tenini özlediğimde ellerimin sesini özlediğimde kulaklarımın gülüşünü ve yüzünü özlediğimde gözlerimin sızısını nasıl dindiririm bilemiyorum . Ölüm aslında en çok sizden sevdiklerinizi alarak size en büyük kötülüğü yapar .. Ölen için an durur ama siz O acılarla yaşamaya devam edersiniz .Hep söylenir ya "Ölüm herkesi değiştirir, ölü hariç” diye . Ölüp gidenin arkasından kalan her yürek artık asla eskisi gibi değildir. Özelliklede bir eş bir evlat bir ana bir baba ise geride kalan .. Bir köşe yazısında okumuştum Bedia Ceylan ın babasının ardından ne yazdığını : “Abime yemin ettirdim; ‘Babamı yıkarken saçından keseceksin’ dedim. Kesti. Kutsal emanetimi bir kutuya koydum, bakıyorum bayram sabahları, saçları aynı..." O an hiç ölen babasını hiç tanımasam da bir mengeneyle sıkışmış olan kalbimin acısına daha fazla dayanamadım . Sağnak oldu gözlerim için için ağladım Kendimi gördüm onda ; o kadın da ben gibiydi işte kokluyordu o bir tutam saçı ; dokunuyordu babasının saçlarına ve gözlerini kapatıp yıllar önce babasına doya doya sarıldığı anları yaşıyordu zihninde .. MÜSLÜM GÜRSES in ölümünün ardından kıymetli eşi MUHTEREM NUR şöyle anlatmıştı eşinden ayrılmanın acısını : """ DÜNYA nın EN İYİ İNSANINI KAYBETTİĞİM İÇİN ÇOK ÜZÜLÜYORUM . ONUN GİBİ BİRİ BİR DAHA DÜNYAYA GELMEYECEK BİLİYORUM .."" Nasıl başka kelimelerle anlatılabilir di ki ??? Dünyanın en iyi insanı diyordu yıllardır aynı yastığa baş koyduğu adam için ... Mehmet Ali Birand ın ölümünün ardından ailesi gazeteye ilanı şu şekilde vermişti : "Cemre Birand'ın en yakın arkadaşı ve eşi Mehmet Ali Birand'ı kaybettik" O tek satır ne çok anlam yüklüydü .. Onlar çok iyi arkadaşlarıdı çünkü dostlardı .. Cemre Birand ın en kötü en kederli anlarında yanındaki adam dı eşi ve en yakın dostu Mehmet Ali Birand .Sevinçlerle coşmamışlardı sadece kederlerle de mücadele etmiş birbirlerine yolda olmuşlardı. Ne acıki Cemre Birand için acı iki taraflıydı hem en yakın arkadaşını kaybetmiş hemde aynı yastığa baş koyduğu eşini aşkını kaybetmişti.. Aşk ; sevgi anlam kazanır mı dostluk olmayınca paylaşmadıkça acılarla sınanmadıkça birbirine destek olmadıkça hastalıkta sağlıkta elini bırakmamak için yeminler dilden akmadıkça .? Hepimimizin acıları hüzünleri gizlidir. Kimse bilmez çünkü paylaşmaktan çekiniriz korkarız ; kimsenin bizim acılarımızı anlayamacağını düşünürüz . Güzel anlarınızda yanınızda olan dost bildiklerinizin zor anınızda teker teker dağıldığını görürsünüz . Sizin içinizde hissettiğiniz kadar asla bir başkası hissedemez kederlerinizi.. Şimdiki aşklara sevgilere bakıyorum da neyi tükettik çok açık aslında "paylaşmayı" .. Sıkıntılar kapımızı çaldığında sevdiklerimizin elini sımsıkı tutacak cesaretimizi kaybettik biz . Bu sebepledir ki acılar ayrılıklar hatta ölümler bile bu kadar yaralamıyor bizi ... En ateşli sevdaları bir ufak kelimeye bir kriz haline söndürdük biz .. Üç kadının Üç hikayesinde de aslında aynı ortak nokta vardı kederleri paylaşacak kadar yakın olmak .. Sevgi Aşk hiç farketmez anne , evlat,eş, sevgili , yâr adı ne olursa olsun eğer yüreklerde iz bırakmak istiyorsan , ölümsüz olmak istiyorsan yürekte ; öyle sev ki gülmek te sizinle olsun ağlamakta ; sevinç te sizinle sıkıntıda ; mutlulukta sizinle hüzünde ... Öyle SEV ki hiç kimseler yokken sen var ol .. Sonunu bilmediğimiz KADER de sen kader değil KEDER arkadaşı ol.. KADER e inat KEDER de bir olan tüm SEVGİLERE ve AŞK lara ithafen : Ölümsüz olmanız dileğıyle
İnsanlar birbirleriyle neden beraber oluyor hiç düşündün mü ? Neden bir arada kalıyor? Peki İki yarımdan bir tam oluşuyor mu? İki yalniz yanyana da olsa yalniz oluyor derler .. Biz iki yalniz ; yalnizligimizda birlikte cogaldik bu sefer ; kalabaliklastik ; iki yarımdan koca bir Dünya yarattık .. Aşk bazen umudunu kaybettigin anda çikmaz mı karsına ? .... Ummadığın anda biri gelir ; O , sen gibidir ; O da eksiktir , yalnızdır ; kocaman bir kalabalıkta tek başına bir koca yürektir O .. Konuşursun ; nehir olur akar yalnızlığını anlatırsın . Paylaşılan yalnızlığınızda bir AN gelir ve artık hiçbirşey eskisi gibi değildir.. İki yalnızın kalbi çarpışmıştır işte... Kelebekler her gün karın boşluğunda dans ediyordur artık ; her öpüş bal tadindadır. Her gün biraz daha büyür ve biraz daha öğrenir ve her gün bir kez daha asik olursun O na ... Önceliklerinin en üstünde kendin gibi onun adı kocaman neonlarla yazar... Benliğin kaybolmadan biz olmuşsundur artık .. Çünku O seni hep sen olman icin desteklemektedir. Sabahlari güne başlarken suratında ‘Ama o var ve tam da bu dünyada ‘ hissi diğer şükranların arasında en yukardadır artık .. Eski Sen degilsindir ; kendini eksiltmeden çogalmişsındır ; açligin doymus ; hiçligin kaybolmus ; bezginliğin mutluluğa adim atmıştır .Tüm kısıtlanmisliklarin arasinda daha da güclenmis ; hayallerinin pesinden koşar adim gitmeye baslamissindir.. Kör olduğunu sandığın için göremediğin rüyaları artık Onunla görüyorsundur. Ve hepsinin başlangıcı aslında sadece yakaladığın yarım sn lik o andır.. Aşk bir yerdesin biliyorum ; ayni yildiza bakiyor ve ozluyoruz Dokunmanin tene değil yüreğe olduğunu biliyoruz .. Bu sebeple biz hep yüregimize sariliyoruz. Her AŞK ı arayan kalbin O ANı yakalaması dileği ile... Yüreği ile seven iyi insanlara ithafen ..... @kumruhatun

Kodese Lütfen!

Cuma, 22 Şubat 2013 00:20
Bende bir aşk var. Kimselere söyleyemediğim. Yalnızca kalbimin bildiği aklımın onaylamadığı… Bende bir aşk var, aşkın yalnızlığı. Her yalnızlık bir ölüm kokar. Bendeki aşkındır yalnızlığım. Kimseler bilmez duymaz içimdeki seni. Çığlık dolu bağırışlarımı... İçimde büyüttüm seni. Kocaman oldun kalbime sığmadın. Sığmadın işte. Oysa ne güzel de parazit olmuştun yüreğime. Beraberliğimize… Kendim aldım kendim vazgeçiyorum. Sensiz her yer kalabalık. Sanki başka gezegenden gelmiş gibi herkes. Herkes yabancı herkes uzak… İçimdeki boşluğundan başka hiçbir şey gelmiyor elimden. Yüreğime yazmıştım ya seni. Gözümden akan her gözyaşı seni bir cümle kadar daha siliyor benden. Kalbimden, aklımdan ve tüm bedenimden… Elime aldığım kalemim artık seni yazmayacak. Sen mi dedim ben... Sen de kimsin? İşte bu kadar... Yarınlara nasıl bakacağımızı bugünlerimiz belirler. Ve gün ağarırken kapılarım sana kapanır, ben uzanmış seni silerken bir can daha hayat bulur dünyada… Duygularımızı hapsettiğimiz kadar küçülürüz. Zaman en iyi ilaçtır derler. Hani nerede zamanım nerede ilacım. Zaman geçiyor geçmesine de sor bakalım nasıl geçiyor? Sordum. Cevaplıyorum. Hem başıboş gezen bir köpek gibi acı hem de yolunu kaybetmiş avare gibi çaresiz. Benim için tek mevsim tek ay tek gün tek yıldın. Ama artık dört mevsimi yaşar oldum içimde. Aklımın ise tarihi karışık… Ruhum toz içinde,sürekli tekrar yapmaktan. İçimde büyük bir boşluk var. Sanırsanız ki bedenim hayatta, ruhum ölü… Bütün organlarımı kaybettim. Gözlerim hariç. Onlar hala yaşıyorlar. Seni her gördüklerinde seninle birlikte gidiyorlar. Keşke başta onları kaybetseydim. O zaman gerçekten hissederek senden geçerdim. Düşün düşün düşüncelerimi bile elimden aldın. Nasıl bir şeysin sen gerçeksin ama hayalimde… Sonlardayım artık. Derinlerde… Kayıplarımın peşindeyim. Şehrin büyüsüne kapıldım yürüyorum. Ama bu sefer gerçekten sormayın. Çünkü bende bilmiyorum. Sadece ilerliyorum. Çıkmaz sokak değil bu sefer. Bildiğin dörtnala ayrılmış yollardayım. Hayata otostop çekiyorum. Belki bir gün beni yanına alır da beraber gezeriz diye. Evet, kalbim şimdi geldiğin yere geri dön. Nereye? Kodese lütfen!

Aşk Var Olmaktır...

Cumartesi, 15 Eylül 2012 09:11
Hayatta olduğumuzu en fazla, en derinden hissettiğimiz anlardır aşık olduğumuz zamanlar. Bir kalbimiz olduğunu fark ederiz heyecenla sevgilinin özlemi ile çırpındığında. Damarlarımızdaki kan olur aşkın her zerresi, şakaklarımızda, nabzımızda, ellerimizde hayat bulur, anlamına kavuşur. Karnımızda kasıntılar sıkıntıyla, sevgiliyi üzmüşsek eğer ya da kırılmışsak bir sözüne bize "hadi artık vazgeç inadından dercesine", kendini hissettirir. Beynimiz hem hafifler, durur, sadece aşk olur fikir ve zikir; hem de yaratıcılığının doruklarında iz sürer, dağlarda kar olup buz keser, denizlerde dalgalarla sevişir. Anımızı, aşkın zihnimizde başlayıp tüm bedenimize ve sonra tüm hayatımıza yayılan tınılarda yaşarız. Öyle saf haline bürünür, çocuksuluğuna çekilir ki benlik, yaşamımızda hep yeri olmuş güzellikleri yeni yeni fark ederiz. Halbuki o serçeler hep ötmüştür, ılık esintiler hep tenimizde ferahlamıştır, kediler bizim hep ayağımıza dolaşmışlardır. Kendimize dürüstsek, çırılçıplak kalabiliyorsak kendimiz karşısında, sevgiliye de o kadar açık ve kendimiz olmak isteriz. Tenimiz, ruhumuz, ellerimiz, gözlerimiz vardır ama biz onunla bu varlığın keyfini yaşamak isteriz; kendimizi onun teniyle, ruhuyla, elleriyle, gözleriyle keşfetmeyi arzularız. "Ben biriktirdim yaşamdan kendime aldıklarımı, hayatın bana sunduklarını, esirgediklerinden tattığım üzüntüleri, ikramlarıyla zenginleştirdiğim keyiflerimi. Hadi gel, bana ve benliğime gel, seninle bütün bunları paylaşmak istiyorum. Bütün biriktirdiklerimin, ben yaptıklarımın sen hallerini görmek istiyorum" deriz. Saf tutabiliyorsak o ateşi, tüm zenginliklerimizi kucaklayarak taçlandıracak birini verir hayat bize. Herkesin karşısına en az bir kez çıkar o. Biz aşkı anladıysak, amaçladıysak, onu fark ederiz ve içimize alırız. Gerçeklikler değil, yansımalardır kalplerde birleşen. Aşık olmak, çocukluğumuza dönmektir. Eksik kalan kuytularımızı doldurma çabası ile oradan oraya koşmaktır; ya da bütünleştirdiğimiz benliğimizin tılsımını dağıtmaktır. Aşk, gizli yoksunluklarımızı fark ettiğimiz anda bırakır kendini. O özel biri gelmiştir, çoğu zaman sihirli bir dokunuşla sarsmıştır o gizli kuyuyu.Ama aşk, o yoksunlukları anladığımız, onları sadece kendi aşkımızla doldurabileceğimiz gerçeğiyle yüzleştiğimiz zaman gerçekten var olur, büyür ve yayılır. Sevgilinin bakışının, dokunuşunun, sesinin, soluğunun, kokusunun eşsizliği o zaman işler hücrelerimize. Var olma anı budur, ve kaybolma anı... Anda kalın, aşkta kalın...
Yaşamamın hiçbir değer taşımadığını, hiçbir anlamı olmadığını düşündüğüm anlar vardır. Böyle zamanlarda oracıkta ölmek isterim ve bitsin bu “hal” derim. Hiç mücadele edesim olmaz, mücadeleyi sevmem, dua ederim, isteklerimin olması için çok dua ederim. Elimden gelen ne varsa yaparım ki buna mücadele demem bu yapmam gerekendir bu tam bir tevekkül hali. Bana kendini tanımla deseler; mücadeleci olmayan, hırs barındırmayan, istediğini almak için yapılması gerekenlerden meşru olanları yapan sonrasında dua eden bir kul… derdim Ramazan aynının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde otuz dördüncü doğum gününü kutluyordu. Teknolojinin sayısız nimetlerinden biri sayesinde artık iletişim halinde olmadığınız kişilerin sosyal medya aracılığıyla nerede olduğunu ne yaptığını kendi izin verdiği ölçüde öğrenebiliyorsunuz. Bende onun gecenin ikisinde “işkembeci” de yaptığı yer bildiriminden doğum gününü kutladığını ve geceyi işkembecide noktaladığı yorumunu çıkardım. Belki de doğum gününü kutlayıp sahurlarını işkembecide yapmışlardır gibi iyi niyetli bir yorumlama da yapabilirim ama hiç sanmıyorum. Gece bitmeden on ikiye doğru son bir kez aramıştım doğum gününü kutlayabilmek için ki yine meşgule aldı. Aynen gün içinde iki kez yaptığı gibi… Gözyaşlarım arasında yatağa uzandığımda kendimi bu kadar değersiz hissetmeme neden olacak ne yaptığımı bilmiyorum tek istediğim doğum gününü kutlamaktı diye mesaj yazıp soluğumu kesen bir umutsuzlukla kâbuslara dalmaya çalıştım… Böyle huzursuz zamanlarda iştahım tamamen kapanır ve kesik kesik uyurum. Buna uyuyamam demek daha doğrudur. Bence insanın en çaresiz anları gücünün bazı şeyleri değiştirme yetmediği ve bu güçsüzlüğün verdiği acının dayanılmaz seviyelere ulaştığında yaşanır. Gün içinde, hayatın içinde pek çok kez istediklerimiz gerçekleşmez, bu çok da normaldir. Bunların yarattığı öfke değil benim kast ettiğim. Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar misalindeki gibi her insanında isteklerinin derecesi vardır. İnsanı panik haline veya ölüm arzusuna yönelten duygu, kendi istek listesinin en üst basamaklarındaki beklentilerine gücünün yetmemesidir. Bu çoğunlukla bir sevgili, bazen de dünyevi bazı maddi nimetler olabilir. İşte benim başlamak bilmeyen aşk hikâyelerim de böyle... Belki de aşkı ararken, onu maddi bedenlere yükleyip buldum zannederken ona kavuşamadığım, onunla bütünleşemediğim için yanıp dururken yaptım kendime en büyük kötülüğü. Yaradılışın ve doğanın kanunu unuttum… İnsanlar yalnız doğar yalnız ölür… Gönlümün yalnızlığına çare bulamadım. Bütün aşk sandıklarım, ulaşamadıklarım olarak yüreğimde birikti birikti birikti… Olmazlarımdan bir yığın oluştu kalbimin içinde ve artık ne bu yığını taşıyacak ne de ruhumdan silip süpürüp atacak, dermanım yok… Cesaretim yok… Gücüm yok… Elimden tek gelen Allah’a sığınmak, bu yürek acısıyla başa çıkacak gücü vermesini dilemek. Çok içerlerden bir yerlerden, isteğinin olması için yerlerde yuvarlanarak ağlayan bu gönlüme içindeki umut kırıntısı sürüklememesi bu duyguya sırtını dönebilmesi için cesaret istemek. İçimden gelen bu sesi susturma cesareti… Ah bu cesaret, ah şu kesip atmayı bilebilme… Hep özendiğim ancak bende bir türlü bulamadığım duygular. Pire için yorgan yakan biri olabilseydim keşke. Gurur! Ah şu gurur… Aşkta gurur! Bünyemde zerre kadar olmayan aşkta gurur. Pek çok kitap aşkta gurura takılmamanın gerekliliğini savunur. Keşke biri çıkıp aşkta gurura takılın gurur aslında sizin kalkanınızdır dese. Güzel bir bahanedir, kimse sizi yadırgamaz gurur yüzenden kavuşamadığınızda. Ama aşk uğruna gururunuzu kaybettiğinizde acırlar size… Hemen belirteyim ki, hücrelerime kadar gönül sızısı ile canım acırken, kimsenin bana acıyıp acımaması hiç de umurumda değil !Her mesaj sesine, her telefon çalmasına yüreğim hoplarken, bir sesini duyunca mutluluktan kanatlanabiliyorsam bu duyguyu verenden kopmaktan daha korkunç kaç şey olabilir ki. . . Bu soruma cevap olarak; hastalık, ölüm, açlık gibi nedenleri sıralayanlar vardır. Oysaki bende hastayım içimde tarifsiz bir acı dolaşıyor, bende açım, sadece onu istiyorum şimdilik ondan başka hiçbir şey doymamı sağlamıyor, bende ölüyorum, o olmadan yaşamak istemiyorum. Bir insan böyle bir aşka hayatında kaç kez düşer? Kaç kez ölümden istemeye istemeye döner! Kaç kişiye kaç farklı nedenden yanar, kanar, ağlar ? Hayat bütün bunları sorup cevaplarını bulmaya değecek kadar uzun mudur? Bütün bu hüzne aslında değmediğini bilmek ve kendi aklına muhalefet ederek insanın kendine haksızlık etmesi aptallık mıdır? Yoksa hayatın güzel bir zevki midir bu his, nedir ? Bilemedim...

İlk Öpücük

Cuma, 14 Eylül 2012 15:52
Baharın tam ortası, gökyüzünün, sokakların, araçların, istiklal caddesindeki tramvay raylarının bile üzerine yazı karşılamanın sevinci çökmüş… Gündüzleri güneş ılık ılık terletmeye başlarken, akşam üstlerinde ele alınmış hırkalar omuzlar ile buluşur. Ama ne havanın bünyede yarattığı bu tuhaf dengesizlik, ne terlemeler, ne ürpermeler yazın yaklaşmasının yarattığı huzuru ve ruhlardaki sempatiği etkileyemez… Bu yüzdendir aşık olmak için en uygun zamanların baharlarda olması… daha bir plansızdır insanlar, daha az tartarlar, daha rahat davranırlar… İstiklal caddesindeki herhangi bir kızdan birisiydi , Onun içini de baharın getirdiği tazelik doldurmuştu… Tünelin önünde durmuş öylece bekliyordu… Heyecanını ve titremesini saklamaya çalışarak, kendine verdiği telkinlerle ilk randevusuna kalan saniyeleri sayıyordu. Işıldayan yüzünün iki yanından kıvır kıvır yaptığı parlak kahverengi saçları ile yüzünü örterek kendisini süzen insanların bakışlarından korunmaya çalışacak kadar utangaç, beklediğini gördüğü anda koşup sarılıp ardından da koluna girecek kadar pervasız… Ayaklarının yerden kesilmesi… defalarca yürüdüğü bu sokağı ilk kez yürüyormuşçasına işleyen belliğini kaybettiği dakikalardaki hisleri buydu. Ayaklarının yerden kesilmesi… Beklide o yüzdendi düşmekten korkması ve o dünyanın en tanıdık yabancısının koluna girmesi… Dedim ya ilk kez yürüyordu caddede bu kadar ışıkla, vitrinlerin, insanların bir tekini bile görmeden, farkındalığı taban seviyesine inmiş… Yanından geçen yüzlerce yabancı şaşkın bir kızın hayatının en heyecanlı anlarına yaptıkları tanıklığı bilmeden geçişlerine yer yer aldırış edip yer yer fark etmiyorlardı… zaten kızda fark etmiyordu… Düşünmeden, tartmadan, bir adım ötesini tasavvur etmeye çalışmadan atılmaya çalıştığı ilk hevesti… Dokunulmazlığını bozmak pahasına… Saatlerin dakikalar gibi geçtiği zamanlar vardır hayatlarda… Elbette kızın hayatının en mutlu saatleride adamın karşısında otururken akan dakikalarındaydı.. Bu hali ile, o çok sevdiği galata kulesi manzarasına figür olmuştu, adamın bakışlarında… Güneş günü terki diyar eylerken masada yanan mumun ışığı var olan tüm kusurları gizleyip olduklarından daha da güzel görünmelerini sağlamıştı. Kız mumun ışığında , ilk kez bir adamın gözlerinin içine bakıp, ellerini tutma arzusu ile gidip gelerek kadehteki şarabı içiyordu… evet kız ilk kez bir adam ile şarap içiyordu... Adam ise o masumiyetten bir haber kim bilir kaç kez gerçekleştirdiği bu dakikaların sıradanlığı içindeydi… Roller çok keskin ve belirliydi, masal yazılmış ve sahneleniyordu... kız , Gördüğü gözlerde ışık olmadığını bile bile , beklide yarın bir kez daha görmeyeceği o dudakların tadını merak ediyordu. Adam ise arzusu ile mantığının arasında ihtimal sürüklemeyi sevmeyen aklına galip gelmeye çalışıyordu… Karşı konulabilir olmasına rağmen her ikisi de , ne kadar sıcak olabileceklerini hissetmek istiyordu. Aralarında tek bir fark vardı, adamın rolüne düşen sadece arzulamak ve arzuya yenik düşmek, kızınkisi ise aşka yenik düştüğünden küçük düşmeyi göze almak… her halükarda bir düşüş… Ömrünce unutulmayacak düşüşlerin en güzeli adamın kadehini kızın kadehinin yanına bırakıp onun yanına geçmesi ile başladı… Ve kız ilk kez bir omuza başını yasladı. Bir erkeğin kokusunu ilk defa bu kadar içine çekebiliyor, ilk kez bir teni kendi teninden ayrı bir ten gibi hissetmiyordu. Adamın aklında ne olduğunu bilmiyordu, ama sıcaklığını alabiliyor ve az biraz başını yukarı kaldırdığında nefesini hissedebiliyordu. Haftalarca beklediği o kollardaydı, yüzlerce kez düşündüğü o gözlerin içindeydi, o gözlerin arkasını göremesede ordaydı… anlık bile olsa hayatından bir , iki, üç beş saniyesi bile olsa almıştı… Sadece bir aşık anlayabilirdi o sevilenin hayatından bir dakikayı çalmanın nimetini… Çalıyordu, az biraz da olsa ısısından, bakışlarından ve en sonunda nefesinden… Gözlerini kapattığında hayatının ilk öpücüğü dudaklarındaydı. Kaç kişi ilk öpücüğünü bu kadar güzel yaşamıştı? Kaç kişi bu öpücüğü ziyan etmek yerine hakkını sonuna kadar vermişti… Ve kaç kişi bunu yazmıştı…

Aşkın 4 Hali

Perşembe, 13 Eylül 2012 13:13
Aşkın yalın hali, yani yüreğin aşka aşık, aşka yanık hali. Hissedilen duyguların en bol, söylenecek sözlerin en pembe, düşlerde doğup büyüyen sevgiliye duyulan özlemin en derin hali. Yıllardır seyredilen filmlerden, dinlenilen şarkılardan, Leyla ile Mecnun hikayelerinden yola çıkılıp da yaratılan kusursuz kahramanla, düşlerdeki zamanda mekanda buluşma vakti, aşkı doya doya yaşama vakti. Yazılan, çizilen, düşlenen aşkın karşısında, güneşin bile dağların arasından çıkıp yaşanacaklara bakmak istediği hali. Kolay mı? Hayallerdeki kahraman arandığını duyup, onu isteyeni bulacak, dağları, tepeleri, tüm engelleri aşıp sevgilinin başını göklere, gönlünü de bulutlara uçuracaksa, bu hal hallerin elbette ki en masal hali. Aşk a yürürken yüreğindeki çıralar tutuşmaya başlamıştır aşk yollarında. Eksiksiz hayallerinin, eksik kahramanını seçmişsindir artık. Seçmişsindir seçmesine de, ya seçtiğinin seçildiğinden haberi yoksa. Göz süzmelerinin, salına salına gelmelerinin neticesinde kahramanın da “İşte o” diye çığlığı attıysa, o çığlığın sesi de mavi atlası yaktıysa sen çoktan Aşk a doğru yol almışsındır. Oyunun en başında hem seçip hem de seçildiysen, zaten mesele yoktur, aşk kapıdadır, ya da sen çoktan kapısına dayanmışsındır aşkın. Aşk ı ararken bulamadıysan, bulduğunu zannettiğinde sen daha başlamadan kahramanın oyunu bozduysa, yapacak tek şey vardır. Hayalleri de, misketleri de toplayıp doğru eve gitmek. Ardından da düşlerinin kırık döküklerini tamir edip, yeni aşklara yelken açmak gerekir. Yelkeni yeni ufuklara doğru açacaksın ki hayat güzelleşsin. Bu uğurda daha çok yakılacak gemi vardır nasıl olsa. Hem ne olacak ki, aşk bir kere kapıdan döndürdüyse seni, bir dahaki sefere bacadan girmeyi denersin sen de. Aşk da hali, hallerin hem en vahim hem de en kadim olanıdır. Hayallerini kurmuş, hayallerinin kahramanını da bulmuşken artık hiçbir olay normal seyrinde gidemez. Senin ellerin en tutulası eller, senin dudakların en öpülesi dudaklardır artık. Günlerce gecelerce bir bir kurduğun hayallerini, aylarca yıllarca bir bir yaşama vaktidir zaman. Aşk sana tutunduysa ne ala, onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine diyerek eller sana hayran, sen aşkına hayran yaşar gidersin. Ama aşk sana değil de sen aşka tutunmaya çalışıyorsan, unutma; Aşk da halinden, Aşk a geçiş hallerinde her bilet yüzde elli indirimlidir. Aşk dan diye bir hal var mıdır? Aşk ı arayıp, Aşk a yürürken, Aşk ı da bulup yaşamışken Aşk dan gitme diye bir durum yaşanası mıdır? Aşk ta tutanamayıp Aşk a gitmekle, Aşk ı yaşayıp Aşk dan gitmek arasında dağlar kadar fark vardır. Bu gidişte ne indirim vardır, ne teselli vardır. Varsa yoksa kor gibi yanan yürekteki aşk vardır. Aşkın hangi halindesin derlerse bir gün, biz beş halini bilmeyelim. Bilip de yanmayalım. Varsın dört hali olsun aşkın bizde. Dört halin arasında AŞK ta kalalım, AŞK ta yaşayalım.

Şahmeran Bir Gece

Çarşamba, 12 Eylül 2012 20:59
ofisten çıktığımda hava kararmıştı.. eve erken dönmem için 1 sebep yoktu.. yorgundum ama taksim’ in ışıklı meydanı ve istiklal caddesi’ nde beni çağıran 1 şeyler vardı. bıraktım kendimi 1 tramvay gibi umarsızca kalabalığın içine.. yumdum gözlerimi.. çok uzun zamandır aklımdan geçen 1 söz verdim kendime.. bu kez tutmak üzere.. her zamanki gibi dilimin-damağımın en büyük aşklarından biriyle buluştum önce; midye.. kendime has tarifimle hazırlattım bu şöleni.. sosu 1 şelale gibi aktı parmaklarımdan içeri; ben onları 1,1 tadını çıkara çıkara gönderirken mideme.. ve dolmaları kapalı servis edilsin istedim. lezzetlerindeki gizemi, kendi ellerimle açarak ilk ben çözmeliydim.. artık doymuştum.. çok mutluydum.. bu gece kendim için 1 keyif daha çalmaya karar verdim hayattan.. çok şanslıydım; bu keyfin anahtarını da çantamda taşımaktaydım.. çok, çok, çok sevildiğim birinin evine vardım.. karanlığın içine süzüldüm.. evin bütün ışıklarını yaktım.. buzlu camdan kapılarındaki yansımalarıma baktım.. 1 hırsız gibi odalarını dolaştım, dolaplarını karıştırdım.. senden,benden,bizden 1 iz aradım.. buzdolabında 1 şişe ramazotti bırakmıştın; “eve uğrarsan keyfini çıkar..”diye de 1 mesaj atmıştın.. söz dinlerim ben bilirsin.. eski günlerin hatırına sana, bana, bize kadeh kaldırdım.. hatta birkaç kadeh.. rüzgar terasa doğru savururken ağacın dallarını; kalbimdeki kuşlar da havalandı ve 1 bilinmeze doğru kanat çırptı.. havuza indim.. dışarısı soğuktu ama içim sıcak.. sımsıcaktı.. şimdi su beni nasıl da ferahlatırdı.. “gece yarısından sonra havuza girmek yasak..” demiştin.. bazen söz dinlemem ben bilirsin.. dinlemedim.. soyundum.. bütün günden, geceden, senden, benden, bizden soyundum.. her şeye, herkese dair 40 kat gömleğimi Şahmeran misali çıkardım üzerimden.. bıraktım kendimi umarsızca suyun içine.. en, en, en dibine.. ve çıktığımda suyun üstüne, gökten yıldızlar yağdı üzerime.. artık rahatlamıştım.. çok mutluydum..

YAZAR ARA


EN ÇOK OYLANANLAR



YAŞAM ATÖLYESİ

Hiç resim yok
  Kapat

Başsağlığı


Blog yazarlarımızdan Şerife Mutlu’nun hayatını kaybetmiş olduğunu öğrenmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Hanımefendiye Allah'tan rahmet, başta ailesi olmak üzere tüm yakınlarına başsağlığı dileriz.