Dokuz Kiremit Perşembe, 09 May 2013 15:32

Yazan 
Bu yazı için oy ver!
(8 Oylar)
Sabahtan akşamlara kadar özgürce oynadığımız bahçelerimiz vardı eski ama yakın dünyada. Kimse çocuğum kaybolur mu, birisi kaçırır mı diye düşünmezdi. Birimize zarar gelse bir esnaf, bir tanıdık köşeden koşarak gelir elimizden tutardı. Tırmandığımız, meyvelerini kopartıp afiyetle yediğimiz ağaçlar vardı bol bol. Çimenler, otlar, vardı. Baharları açan rengârenk çiçekler vardı, toplayıp başımıza taç yaptığımız. Kışın kabuklarını soyduğumuzda kokusundan kendimizi kaybettiğimiz mandalinalar, portakallar vardı. Yeşil pembe başlayıp kan kırmızına dönüştüğünde yaşasın deyip koştuğumuz vişne ağacı vardı. Bütün mahallenin çocuklarını toplayıp muşmula ağacını saniyesinde temizlediğimiz için sopasıyla bizi kovalayan dedeler vardı. Sonbaharda dayanamayıp yeşil kabuklarını soyduğumuz ceviz ağaçları vardı. Bu yüzden ellerimizi tam okulun açılacağı hafta kapkara yaptığımız için kızardı annelerimiz. Çünkü bilmeyen ellerimizi pis sanırdı.

Acıktığımızda bir koşu çöven ekmeğimizi alıp yerdik sokaklarda. Bisikletlere binip kornasına basa basa sürerdik, bir komşu bağırırdı gürültü yaptığımız için. İnat eder ayrılmazdık hava kararana kadar kapısından. Bizi kovalayan horozlar, yumurtasını yediğimiz tavuklar, ördekler, sütünü içtiğimiz inekler arasında büyüdük. Doğduğunda adını koyduğumuz inek bir gün kurban bayramında yok oluverince çok üzüldük. Akşamları dedemizin yanına uzanıp bize uydurduğu hikâyeleri dinlerdik soba yanan sıcacık odada babaannemizin kahkahalarıyla. Açık pencereden uçan muhabbet kuşumu ağlayarak aramaya çıktığımda benimle beraber arayan bir esnaf abi ordusu vardı.

Koşarken yere düştüğümüzde ay aman bir şey oldu mu çocuğum diye korkutmazdı bizi ailemiz. Dizlerimiz, kollarımız yara bere içinde, bazen salıncaktan yuvarlanmış, bazen bisikletten uçmuş, bazen ağaçtan düşmüş ağlar bulurduk kendimizi. Arkadaşlarımız başımıza üşüşür, elini omzumuza atar, toprağa bulanan bacağımızı temizler, kimi su getirir, kimi mendilini uzatır gülmeye başlar unutur giderdik. O zamanlardan kalma dikiş izlerimiz hatırlatır anıları.

Cumhuriyet bayramının gecesi caddeden fener alayı geçecek diye bir gün öncesinden heyecanlanırdık. Ya bu yıl geçmezse diye endişelenirdik, fener alayı göründüğünde bayram ederdik. Hıdırellez akşamları bir sürü insan toplanıp ateş yakar, dilekler diler, şarkılar çalardık geç vakitlere kadar. Erik çıkmış olurdu, sevinirdik. Bahçeler, sokaklar, bayramlar, ağaçlar, solucanlı topraklar, ağzımızı dayayıp serin suyunu içtiğimiz çeşmeler hep bizimdi. Sekiz çocuklu dilini anlamadığımız komşularımız da vardı. Çocuklarının hiç taranmamış, uzun süre yıkanmamış saçlarından bit de bulaşırdı hep beraber dokuz kiremit, yakan top, saklambaç oynarken. Biz arkadaştık, büyüklerin kaş göz işareti yaparak uzaklaşmamızı istemelerini hiç anlamadık, kulak asmadık. İlkokulda öğretmenimiz herkesin tek tek saçlarında bit var mı diye ararken gözde iki öğrencisinin saçlarına bakmazdı bile. Hepimiz farkında küserdik öğretmene içten içe. Sınıfın en güzelini ayırt eden öğretmenler gördük. Küçücük bünyemizle kendimizi çekmeye başladık insanlardan böyle böyle. Kodlar oluşturduk bilmeden, cesurken korkar olduk. Ödevi yanlış yaptığımız için kafalarımızı tokuşturan, ömrü boyunca bir daha öyle yemeyeceğimiz tokatlar atan, belalar savuran öğretmenlerimiz oldu. Niye soruyu cevaplamak için elini kaldırmıyorsun diye azar ettiler susmayı öğrettikleri halde. Herkesi biz gibi sanıyorken öyle olmadığını yıllardır mahallede tuvaletçilik yapan birinin kötü niyetle yanağımızdan öpmeye çalışmasını onu iterken öğrendik.

Kitaplarla, romanlarla karşılaştık, okumaya âşık olduk. Babamızın kütüphaneden her hafta ne kitap getireceğini merakla bekledik her birini bir çırpıda okuyup büyülenmiş kalıverirken. Okul dönüşleri ve hafta sonu sabahları izlediğimiz çok güzel, kavgasız gürültüsüz çizgi filmlerimiz vardı.

Sonra insanların düşüncelerini ciddiye almaya başladık, kafamızı takar olduk. Çok kitap okuyorsun diye söylenenler bile oldu etrafımızda. İki haylaz çocuğun herkesle dalga geçtiği bir gün bu kızın da gözleri bok rengiymiş dedi diye ne çirkinmiş gözlerim dedim insanların gözlerimi övmeye başladıkları zamana kadar, ben kendimi sevmeyi öğrenene kadar. Matematiği anlamıyoruz diye aptal yerine konup, herkesin içinde rezil rüsva eden, iyi not alsan bile onu sıfıra indirebilecek karakterde öğretmen de vardı, bütün bunları duyup koşup yanıma gelen “onu önemseme, ben sana inanıyorum” diyen iyi yürekli ve adaletli öğretmen de. Yazdığın yazıları, öyküleri okuyup, değer verip alkışlayanı da vardı. Bütün bir hafta sonu birçok kaynaktan araştırma yapıp hazırladığın İngilizce ödevini sınıfa okurken, “ne saçmalıyor yahu bu, bir şey anlayanınız var mı?” diye söylenerek deftere bakma gereği bile duymayıp susturan ve İngilizceye küstüren de vardı kurduğun küçücük bir cümleyle ilgilenip, cesaret verip yabancı dile sarılmanı sağlayan ve sayesinde sınıf birincisi olduğun da.

Sonra büyüdük. Düşündük. İyisi, kötüsü her şey geçmişte kalmış unutulmayarak. Bütün atacağımız adımlara engel ya da basamak olmuş hatıraların beynimizde kalan görüntüleri. İnsanların hatasının sorumluluğunu üstümüze yüklemişiz farkında olmadan. Sevgiyi unuttuk sanmışız bazen ama yazları rengârenk akşamsefalı bahçelerde ailelerle akşamüstleri içilen çaylar, yenilen yemekler aklımıza düşüverince sevginin hiçbir yere gitmediğini anlamışız o an. Yaşarken ne olduğunu anlamayarak bir hayat geçmiş.

Biz büyümüşüz ama çocukken daha büyükmüşüz.


Okunma 694 defa Son Düzenlenme Çarşamba, 29 May 2013 09:53
eda

Son Ekledikleri: eda

YAZAR ARA


ÜYE GİRİŞİ

EN ÇOK OYLANANLAR



YAŞAM ATÖLYESİ

Hiç resim yok
  Kapat

Başsağlığı


Blog yazarlarımızdan Şerife Mutlu’nun hayatını kaybetmiş olduğunu öğrenmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Hanımefendiye Allah'tan rahmet, başta ailesi olmak üzere tüm yakınlarına başsağlığı dileriz.